Dikişsiz İmplant – Eksik Diş Tedavisi

Diş eksikliklerinin tedavisindeki en güncel tedavi tekniği kök protezi olarak da tanımlanabilecek olan dental implant uygulamalarıdır. Günümüz implant teknolojisi sayesinde neredeyse tüm hastaların çene kemik yapısına uygun diş implantı uygulaması mevcuttur. Diş eksikliğinin sayısına, lokalizasyonuna ve buna bağlı olarak uygulanacak implant sayısına göre protetik tedavi planı değişkenlik gösterebilmektedir. Fakat diş eksikliği hangi bölgede olursa olsun, uygulanacak implant cerrahisi öncesi her türlü klinik ve radyolojik tetkiklerin yapılması ciddi önem taşımaktadır. Tedbir amaçlı dikkat edilen her detay tedavinin başarı oranını etkilemekte ve hastaların cerrahi işlem sonrası konforunun minimum seviyede etkilenmesiyle sonuçlanmaktadır. Bu sebepten her implant operasyonu sonrası klinik başarının, implantların çene kemiğine yapışma durumu olarak düşünülse de hastaların işlem sonrası iyileşme döneminde yaşadıkları konfor düzeyinin de etkisi olduğu unutulmamalıdır. Bu sebepten, implant uygulaması sonrasında çene yumuşak dokularında meydana gelebilecek ödem, şişlik ve bunlara bağlı ağrı, enfeksiyon ihtimallerini minimuma indirmek tedavinin birincil önceliği olmalıdır. Dikişsiz implant tekniği çene kemiği yeterli kalınlıkta ve yükseklikte olan hastalara uygulanan ve işlem sonrası yara bölgesinde ödem ve enfeksiyon riskinin neredeyse hiç olmadığı bir yöntemdir.

Tıbbın her alanında cerrahi tedaviler öncesinde klinik muayene ile beraber radyolojik incelemeler yapılır.

Diş hekimliğinde de basit diş çekimlerinden ileri cerrahi tedavilere kadar tüm işlemler öncesinde mutlaka detaylı röntgen incelemeleri yapılması gerekmektedir. Dikişsiz implant uygulamaları söz konusu olduğunda çene kemiklerinin üç boyutlu olarak incelenmesi daha çok önem kazanmaktadır. Çünkü dikişsiz implant uygulamalarında çene kemiği üstündeki dişetinde her hangi bir kesi yapılmaz. İmplant soketinin genişliği kadar olan dişeti parçası özel materyaller yardımı ile kaldırılır. Çene kemiği içerisinde implant soketi oluşturulduktan sonra implant yerleştirilir ve implantın üstüne dişetinin sağlıklı bir şekilde form alabilmesi için gingivaformer adı verilen bir parça takılır. Bu sayede işlem bölgesine dikiş atılmasına gerek kalmaz.

Dikişsiz implant tekniğinin çene kemiği ince olan hastalara uygulanması risklidir.

Çünkü implant tamamen çene kemiği içerisine yerleştirilmelidir. İnce çene kemiği olan hastalarda dişetinin kaldırılıp çene kemiğinin klinik olarak hekim tarafından görülmesi gerekir. Dişetini kaldırmadan implant uygulanırsa komplikasyon ihtimali artış gösterebilir. Bu yüzden cerrahi işlem öncesinde üç boyutlu röntgen incelemeleri oldukça önem arz eder. Kemik yapısının ince olduğu gözlemlenirse standart açık implant tekniği düşünülmelidir.

Dikişsiz implant tekniğinin çok daha güvenli uygulanmasını sağlayan kişiye özel rehber plakların üretimi tedavinin başarısını oldukça olumlu etkiler. Özellikle kanın pıhtılaşma süresi çok uzun olan sistemik hastalığa sahip bireylerde dişeti kaldırılmadan dikişsiz implant tekniği ile tedavi edilmesi çok kıymetlidir. Rehber plaklar, tercih edilen implant markasına göre özel üretilmektedir. Bu plakların üretilmesi için üç boyutlu tomografi çekilmesi şarttır. Yapılması planlanan her implantın kişinin çene kemiğindeki anatomik bölgelere göre önceden belirlenir ve hangi çapta / boyda olduğu işlem öncesinde netleştirilmiş olur. Bu sayede tedavinin yol haritası çıkartılmış olur. Daha önce de belirttiğimiz gibi implantlar dişeti kesilmeden uygulandığı için iyileşme döneminde yüzde şişlik ve ödem ihtimali çok düşüktür. Hastalar sadece işlemin yapıldığı gün bir kez ağrı kesici alma gereksinimi duyarlar. Her ne kadar şişlik ihtimali düşük olsa da hastalar işlemin yapıldığı gün ilgili bölgeye dışardan soğuk uygulaması yapması gerekir.

Dt. Arca Baydar

Çene ve Yüz Protezlerinin Amaçları

Çene-yüz deformiteleri, hastaları fiziksel olarak etkilediği gibi psikolojik sağlıklarını da olumsuz yönde etkileyebilir ve psikiyatrik, ailevi ve sosyal sorunlara neden olabilirler. Bu deformiteler, gelişimsel bozukluklara bağlı olarak doğuştan olabildiği gibi nekrotizan hastalıklar, kanser tedavisi cerrahisi veya travma gibi patolojiler nedeniyle sonradan da oluşabilir. Hastanın kendi dokusu ile kapatılamayacak kadar büyük defektlerin olduğu durumlarda, radyoterapi sonrası defekt varlığında, cerrahi tedavilerden sonra, travmalarda, hastanın sistemik durumunun izin vermediği olgularda çene ve yüz protezleri hastalar için çözüm olabilmektedir.

 

Diş hekimliğinde çene ve yüz protezleri ilk olarak 1953 yılında Ackerman tarafından, yaralanma veya cerrahi müdahaleden sonra yüzün bazı kısımlarını onaran ve yapay olarak değiştiren protezler olarak tanımlanmıştır. Bu protezler hastanın yüz yapısına göre öncelikle akrilik rezin ve / veya silikon kullanılarak üretilir. Protezler; implantlar, cilt, vücut boşlukları ve dişler gibi bir dizi yapı tarafından tutulur ve desteklenir.

Çene ve yüz protez çeşitleri:

-Yüz protezleri (epitezler)

-Obturatör protezler (üst çene defektlerinde kullanılan protezler)

-Dudak- damak fissür obturatörleri

-Alt çene defekt protezleri

-Oklüzal splintler

-Gece plakları

-Cerrahi plaklar

 

Çene-yüz protezleri, cerrahi prosedürlerden sonra ortaya çıkan kusurları hemen düzeltebildiklerinden dolayı hastanın yaşam kalitesi ve özgüveninde önemli bir etkiye sahiptirler. Protezler, bireylerin sosyal ve ailevi ortamlarına yeniden entegre olmalarını sağlayarak onların daha mutlu ve güvende hissetmelerine yardımcı olmaktadır. Ancak tedavinin başarıya ulaşması için doktor, hemşire, psikolog, fizyoterapist, konuşma terapisti ve diş hekimi gibi farklı sağlık profesyonellerini protez rehabilitasyonuna entegre etmek gerekir.

 

Çene ve yüz protezlerinin amacı estetiğin sağlanması olarak bilinmesine rağmen çiğneme, yutkunma ve solunum gibi fonksiyonları yerine getirerek hastanın yaşam kalitesini de artırmaktır. Protetik tedavinin iyi estetik sağlaması, ucuz olması, cerrahi işlem görmüş bölgenin temizlenmesine izin vermesi, kaybolan fonksiyonları yerine getirmeye yardımcı olması ve periyodik değerlendirme olanağına sahip olması gibi imkanları vardır. Çene ve yüz protez tedavisinin başarılı olması çeşitli koşullara bağlıdır. Bu etkenler arasında hasarın tipi ve boyutu, hekimin becerisi, protezin yapımında kullanılan materyalin sahip olduğu özellikler ve protezin tutuculuğu sayılabilir.

 

Çene ve yüz protezlerinin amaçları:

-Kaybolan estetiğin geri getirilmesi

-Fonksiyonun kazandırılması (çiğneme, yutkunma, konuşma vb.)

-Açıkta kalan dokuların korunması,

-Psikolojik travmanın ortadan kaldırılması

 

Geçmişten bugüne çene ve yüz protezleri için çeşitli malzemeler, teknikler ve klinik yaklaşımlar uygulanmıştır. Yüz protezi yapımında kullanılacak malzemeler genel olarak dokuyla uyumlu, dayanıklı, hafif, esnek ve yarı şeffaf olmalıdır. Günümüzde çene ve yüz protezlerinin yapımında genellikle silikon elastomerleri kullanılmaktadır. Silikon elastomerlerin avantajları arasında kolay şekillendirilebilmesi, doku uyumunun iyi olması ve boyutsal stabilitelerinin iyi olması sayılabilir.

 

Çene ve yüz protezlerinde kullanılan materyallerde bulunması istenen özellikler:

-Dokuya uyumlu olmalı,

-Dokunun gerçek tonlarını yakalayabilmeli,

-Yumuşak dokuları taklit edebilecek kadar esnek olmalı,

-Soğuk, sıcak, güneş ışığı gibi dış etkenlere karşı koyabilecek dayanıklılıkta olmalı,

-Isıyı geçirgenliği minimum olmalı,

-Hafif olmalı,

-İşlenebilmeli,

-Uygulaması kolay olmalı,

-Renk stabilitesi olmalı,

-Kolay temizlenebilir olmalı,

-Toksik olmamalı,

-Kenar bütünlüğü olmalı,

-Kokusuz olmalı,

-Yarı şeffaf olmalı.

Dt. Alanur Büyükvardar

Diş Apsesi Belirtileri Nelerdir?

Diş Apsesi Nedir? Kimlerde Diş Apsesi Görülür?

Diş apsesi veya dental apse, diş kökü ucundaki kemikte lokalize olan irin birikimini tanımlamak için kullanılan bir kavramdır. Diş apsesinin gelişimi pü oluşumunun kaviteye dolması ile başlar. Diş enfeksiyonları, tanı ve tedavi açısından basit olarak görülse de akut bir şekilde yönetilmesi zor olabilen bir durumdur. Diş apseleri veya diş kökü çevresi enfeksiyonları herkeste görülebileceği gibi; ağız hijyeni yetersiz, fazla sayıda çürüğe sahip olan veya başarısız diş kök kanal tedavisi uygulanan kişilerde daha fazla gözlenmektedir.

 

Apsenin lokalizasyonunu saptamak amacıyla dikkatli bir klinik muayene yapılmalıdır. Diş hekiminin yapacağı ilk muayene, enfeksiyonların varlığı ile ilgili ön bilgi vermekle birlikte; her zaman derin enfeksiyonların varlığından da kuşku duyulmalıdır. Yutkunma güçlüğü, uzun süreli lökosit artışı, yüksek ateş ve ağız açmada güçlük gibi semptomların varlığında bilgisayarlı tomografi (BT) ve manyetik rezonans (MR) gibi görüntüleme yöntemlerinin tekrarlanması gerekebilir. Çünkü yüzeyel bir enfeksiyonun varlığı, bununla birlikte gelişmiş olan veya sekonder olarak meydana gelmiş olan derin bölgedeki bir enfeksiyonunun fark edilmesini engelleyebilir.

 

Diş Apsesi Belirtileri Nelerdir?

Diş apselerinin oluşumunda genellikle ağız kavitesindeki mikroorganizmalar neden olmaktadır. Diş apseleri, diş köküne bağlı olarak oluşabildiği gibi diş eti kaynaklı da gözlenebilir. Diş çürükleri, diş travması ve kötü ağız-diş sağlığı hijyeni diş apsesinin en sık görülen nedenlerindendir. Koruyucu diş minesindeki çürük veya kırık nedeniyle meydana gelen olası bir madde kaybı, ağız boşluğundaki bakterilerin diş boşluğuna (pulpa boşluğu) girmesine ve zaman içerisinde lokal enfeksiyon meydana gelmesine izin verir. Pulpa boşluğundaki bu enfeksiyon dişin sınırlı alanı içinde büyüdüğü için dişin duvarlarını sıkıştırarak şiddetli ağrıya neden olur. Bu enfeksiyon daha sonra enfeksiyonlu dişin konumuna bağlı olarak kök kanalı boyunca alt çeneye veya üst çeneye doğru ilerler.

Kişileri diş apsesine yatkın hale getiren bir başka neden olarak ise yarı sürmüş dişler gösterilebilir. Bu dişler çoğunlukla yirmi yaş dişlerimizdir. Buradaki bakteriler, diş ile yumuşak doku arasında iltihaplanmaya neden olur.

Diş apsesi olan hastalar genellikle ağız boşluğunda ağrı, ateş ve çiğneme güçlüğü şikayetiyle gelirler. Hastalar şiddetli ağrı, travma, palpasyonla tekrarlanabilen lokalize ağrı, kızarıklık, ağız açmada kısıtlılık, yutkunmada güçlük, ateş ve lenf bezlerinde büyüme bildirdiklerinde diş apsesi düşünülmelidir. Ağız boşluğunu incelerken enfeksiyon barındıran şüpheli diş veya dişlerin renginde değişme gözlenebilir. Ayrıca diş minesinde kırılmalar ve diş etinde kızarıklık ile şişlik de meydana gelebilir.

Apseler akut ve kronik olarak iki gruba ayrılmaktadır. Klinik olarak akut apseli hastada ağrı ve şişlik görülür. Ateş, lenf bezlerinde büyüme, halsizlik, baş ağrısı ve mide bulantısı gibi sistemik belirtiler de gelişebilir. Diş hekimleri tarafından sıklıkla rastlanılan bu enfeksiyonlar, acil olarak tedavi edilmesi gereken vakalardandır. Kronik apselerde ise klinik semptomlar hafif seyreder veya yoktur.

 

Diş Apsesine Doğal Çözüm Var Mıdır?

Tedavisinde hastanın klinik ve radyografik olarak detaylı değerlendirilmesi çok önemlidir. Bu vakalarda kök kanalı tedavisi, cerrahi tedavi ve antibiyotik tedavisi birlikte değerlendirilmelidir.

 

Diş apsesi tedavisi:

 

– apsenin boşaltılmasını,

– antibiyotik desteğinin sağlanmasını,

– kök kanal tedavisi uygulamasını,

– cerrahi müdaheleyi,

– ağrı kontrolünü,

– diş kaynağının çıkarılmasını içerir.

 

Hastada şişlik, yüksek ateş, nefes darlığı veya hava yolu tehlikesi gibi endişe verici belirtiler görülmedikçe, diş apseleri hastaneye yatışı ve damar içi (IV) antibiyotik verilmesini gerektirmez.

Akut apselerde öncelik olarak lokal anestezi altında yapılan kesi ile drenaj sağlanması hedeflenir. Drenajın sağlanamadığı ve hastada ateş, lenf bezlerinde büyüme gibi sistemik belirtiler gözlendiğinde ise sistemik olarak antibiyotik verilmesi önerilir. Apsenin kaynağına göre kök kanalı tedavisi veya diş eti cerrahisi gerekebilir. Ağrının azaltılması için ise analjezik (ağrı kesici) reçete edilir.

 

Diş Apsesi Tedavi Edilmezse Ne Olur?

Bu apselerin en yaygın nedeni dişlerdir. Bu nedenle kesin dental tedavi yani ilgili dişin tedavisi yapılmadan uygulanan tedavi yöntemleri yetersiz kalmaktadır. Diş apsesi tedavisinin amacı, ağrıyı azaltmak, iltihabın drenajını sağlamak ve enfeksiyonun yayılmasını önlemektir. Diş apsesinde prognoz genelde iyi yönde seyreder. Ancak diş apsesi tedavi edilmezse prognoz oldukça kötü olabilir. Apseler tedavi edilmeden bırakıldığında sadece yüksek derecede ağrılı olmakla kalmaz, aynı zamanda baş boyun ağrılarına yol açabilir veya kafa içi sinüsleri etkileyebilir. Hatta düşük bir ihtimal de olsa ölüme kadar gidebilen sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle hastaları diş apsesi hakkında bilgilendirmek, tedavi etmek semptomatik rahatlama sağladığı gibi, aynı zamanda tehlikeli komplikasyonların önlenmesine de yardımcı olur. Enfeksiyonların erken teşhisi ile doğru tedavisi, enfeksiyonun ilerlemesi ile çevre dokulara yayılmasını önleyerek gelişebilecek olası komplikasyonları ve gereksiz antibiyotik kullanımının önüne geçilmesine büyük katkı sağlar.

Dt. Alanur Büyükvardar

Bonding Tedavisi Herkes için Uygun Mudur?

Bonding tedavisi, dişleri aşındırmadan estetik dolgu malzemeleri ile dişlerin estetik görünümü geliştirmeye yönelik bir işlemdir. Bonding tedavisi uygulamaları ile tek seansta doğal ve estetik bir gülüş elde edilir. Lamina porselen uygulamalarını düşünmeyen kişiler için alternatif bir tedavi yöntemi olabilir. Bu durum dişlerin durumuna göre değişkenlik gösterir.

 

Bonding tedavisi 1 saat gibi bir sürede dişlerde aşındırma yapmadan uygulanabilen, estetiğin ön planda tutulduğu bir tedavi şeklidir. Kişinin sıralı, düzgün, olması gereken boyutta, daha beyaz ve doğal görünümlü dişlere sahip olmasını sağlar. Bonding tedavisi ayrıca Lamina porselen uygulaması yaptırmayı düşünen kişilere de geçiş dönemi tedavisi olarak uygulanabilmektedir. Bu sayede kişiler, Lamina Porselen uygulamasından önce dişlerinin yeni görünümünü önceden görebilme şansını yakalamış ve alışma sürecini de kolaylıkla atlatmış olurlar.

 

Bonding Tedavisi Hangi Dişler için Uygundur?

Dişlerin arasında diastema denilen boşluk veya boşluklar bulunuyorsa,

Dişlerin ucunda kırık varsa,

Dişlerin boyunu uzatmak ve büyütmek amacıyla,

Dişlerin şeklinden ve renginden kişi memnun değilse,

Dişlerin pozisyonları itibariyle var olan bozukluğu düzeltmek amacıyla

Dişlerin yüzeyindeki var olan aşınmayı kapatmak amacıyla yapılmaktadır.

Bonding Tedavisi Herkes için Uygun Mudur?

Bonding tedavisi, büyüme ve gelişimin tamamlandığı kişiler için uygundur. Çocuklarda ise ancak travma nedeniyle ön dişte kırık meydana geldiyse, çocuğun hem sağlık hem de özgüvenini zedelememesi açısından hekim tarafından muayene edilerek çocuk diş hekimi (pedodontist) ile yapılan konsültasyon sonucu uygun görülürse yapılabilmektedir.

Bonding tedavisi genellikle yetişkinlerde kozmetik anlamda yapılan uygulamalardır. Kişinin gülüşünü geliştirmeyi amaçlayan bir işlem olup kaybolan özgür gülüşünü ve özgüvenini kendisine geri kazandırır.

Bonding tedavisi ağrılı bir işlem midir?

Bonding tedavisinde çoğu zaman anestezi bile uygulanmaz. Çünkü dişe herhangi bir aşındırma yapılmadığı için anesteziye gerek duyulmaz. Bonding tedavisinde dişe aşındırma yapılmadığı için işlem sırasında kişi herhangi bir şekilde ağrı duymaz. İşlemden hemen sonra kişi normal yaşantısına devam edebilir. Dişte çürük olması durumunda çürük temizleme veya varsa eski dolgunun sökümü sırasında bir ağrı duyma olasılığı olduğu zaman anestezi yapılır. Anestezi uygulaması sayesinde bu işlemler sırasında da kişinin ağrı duymaması sağlanmış olur.

 

Bonding tedavisi sonrası dikkat edilmesi gerekenler ve bakım:

Bonding tedavisi uygulamasından sonra, dişlerin bakımı çok daha önem kazanır. Düzenli fırçalama, diş ipi kullanımı genel ağız  ve diş sağlığını üst düzeyde tutmayı sağlarken, dolguların da renginin zamanla değişmesi durumunun önüne geçmiş olur. Çünkü dolgular zamanla renk değiştirebilirler, bu durum bonding uygulamasının dezavantajını oluşturur.  6 ayda bir düzenli diş hekimi kontrollerinin aksatılmaması, genel ağız-diş sağlığı ve bonding tedavisinin kontrolünü sağlamak açısından da önemlidir. Bu kontroller sırasında, dolguların cilalarının yenilenmesi bonding tedavisinin daha uzun dönemde kullanılmasını sağlar. Bonding tedavisinde kullanılan estetik dolgular, ön dişlerin alacağı darbelere karşı güçlendirilmiş ve ısırma koparma kuvvetlerine karşı da dayanıklı olan kompozit dolgulardır. Kişinin kendi dişini kıracak olan her darbe bonding tedavisi yapılmış dişin dolgusunu da kırabilir. Kişinin kendi dişiyle yapmasını önermediğimiz şeyleri bonding tedavisi yapılmış dişlerle de yapmasını önermeyiz. Kişinin sert kabuklu kuruyemişleri dişleri ile kırmaktan, tırnak yeme ve kalem ısırmak alışkanlığından vazgeçmesi bonding tedavisinin ömrünü uzatır.

Dt. Begüm Atasoyu

Diş Hassasiyetinin Tedavisi Var Mıdır?

Diş Hassasiyeti Nedir? Diş Hassasiyeti Neden Oluşur?

Dişler anatomik olarak incelendiğinde üç ayrı tipteki sert dokunun bir araya gelmesiyle oluştuğu görülür. Mine, dentin ve sement olarak isimlendirilen bu sert dokuların ayrı ayrı görevleri vardır. Mine dokusu hepimizin bildiği gibi dişlerimizin koruyucu katmanıdır ve doğada bulunan en sert organik yapıdır. Sement dokusu dişlerimizin köklerinin dış katmanını oluşturur. Sement dokusunun özel yapısı sayesinde mikron kalınlığındaki ligamentler yani bağlar diş köklerinin çene kemiğine tutunmasını sağlar. Dentin dokusu ise dişlerimizin sinirlerini ve damarlarını içinde muhafaza eden, diş minesi ve sement dokusu tarafından çevrelenen iç dokusudur.

Dişlerimizin canlılığını sağlayan damar sinir yapısı (pulpa) dentin dokunun merkezinde yani pulpa odasında bulunmaktadır. Pulpa odasındaki sinirin çok ince olan dalları ise dentin tabakasının içindeki kanallar boyunca uzanır. Daha önce de belirttiğimiz gibi dentin dokusu mine ve sement dokusuyla korunduğu için kanalların içindeki sinirler de bu dokuların koruması altındadır. Eğerki dişlerimiz bu koruyucu katmanlarından mahrum kalırsa dentin dokusu ortaya çıkar ve kanallar içersinde bulunan sinirler uyarılabilir bir durumla karşı karşıya kalır. Diş siniri sadece ağrıyı iletebilen hücrelerden oluştuğu için olası bir uyaran karşısında kişinin probleminin tespiti ortaya çıkan ağrının tipine, zamanına, sürekliliğine ve uyaranın cinsine göre farklılık gösterir.

Dişlerimizin anatomik olarak kendi koruyucu yapılarının dışında bir diğer önemli koruyucusu ise dişeti dokusudur. Özellikle diş – dişeti birleşiminde bulunan “yapışık dişeti” dokusu, mine – sement birleşimini örterek dişlerde uyaranlara karşı önemli bir bariyer görevi üstlenir.

Dentin dokusunu ve dolayısıyla dentin kanalları içerisindeki sinir dallarını koruyan yapıların herhangi birinde ya da eş zamanlı olarak birkaçında olabilecek problemler kişilerin diş hassasiyeti yaşamasına sebep olur. Örnek vermek gerekirse, diş minesinde yapısal bozukluklar, diş minesinin aşınması ya da çürük oluşumu dentin kanallarının açıkta kalmasına ve özellikle soğuk ya da tatlı gıdaların tüketimi sırasında uyarılmalarına sebep olur. Bazen de diş minesinde hiç bir problem olmamasına rağmen yaşanan hassasiyet klinik olarak incelendiğinde dişetinde meydana gelen çekilmenin hassasiyet şikayetine sebep olduğu gözlemlenebilmektedir.

Restoratif tedavileriden sonra da diş hassasiyeti meydana gelebilmektedir. Özellikle aşınmaya bağlı ya da çürük dişlerin tedavilerinden sonra diş dokusundaki yapılan işleme bağlı olarak diş siniri hasar görür. Yapılan dolgu işlemi sırasında diş sert dokusu diş hekimi tarafından hem mekanik hem de kimyasal olarak bir seri işleme maruz bırakılır. Dokunulan dentin yüzeylerinde dolaylı olarak diş sinirinin uzantılarına da temas edilmiş olur. Buna bağlı olarak dişte meydana gelen hassasiyet ortalama 6 – 8 hafta devam edebilir.

Tedavi sonrasında oluşan hassasiyetin bu kadar devam etmesinin nedeni dişlerin, yumuşak dokulardaki gibi iyi bir damar yapısına sahip olmamasındandır. Örneğin, el parmağımız kaza sonucu kesildiğinde iyileşmesi yaranın büyüklüğüne de bağlı olarak maksimum 7-10 gün sürer. O süre içerisinde kalem bile tutmakta zorlanabiliriz. Fakat yumuşak dokunun kanlanması çok iyi olduğu için kısa sürede eskisi gibi parmağımızı kullanabiliriz. Fakat dişlerimizdeki damarlar kılcal yapıda olduğu için tedavi sonrası kendini iyileştirmesi 6 – 8 hafta sürebilir. Bu süre içerisinde tedavi öncesinden çok daha konforlu fakat az da olsa hassasiyete bağlı huzursuzluk hissedilebilir.

 

Soğuk İçecek İçince Diş Sızlaması Diş Hassasiyeti ile Alakalı Mıdır?

Soğuk içecek ve yiyeceklerin dişlerde yarattığı sızlama direkt olarak dentin kanallarındaki sinirin uyarılmasıyla yani diş hassasiyeti ile alakalıdır. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi dentinin doğal koruyucularından birinde ya da birkaçında meydana gelen problemler dentin kanallarının ağız içerisiyle direkt ilişkide olmasına sebep olur. Dolayısıyla yeme içme sırasında tüketilen gıdaların fiziksel özellikleri hassasiyeti tetikler. Özellikle soğuk gıda vurgusu yapmak önemlidir. Çünkü hastalar çoğu zaman hassasiyet problemini bahsederken sıcak ve soğuk kelimelerini eş zamanlı hekimlerine söylerler. Fakat soğukta olan hassasiyet ile sıcakta olan hassasiyet farklı problemleri işaret ederler.

Sıcak hassasiyetinde gıda tüketildikten sonra uzun süreli ve zonklayan bir ağrı meydana gelir. Bu durumda pulpa odasındaki kan damarlarının yapısı bozulduğu için damarlar sıcağın etkisiyle genleşirler. Hatta hastalarımız soğuk suyu ilgili bölgede bekletince ağrının geçtiğini belirtirler. Bu şikayete sahip hastalara maalesef kanal tedavisi yapılması gerekir. Çünkü pulpanın yapılacak bir tedavi ile iyileştirilmesi mümkün değildir. Soğuk hassasiyetinde ise etken bölgenin doğru bir şekilde tespiti sonrasında gerekli tedavi yapılabilir.

Diş Hassasiyeti İçin Üretilen Özel Diş Macunları Etkili Midir?

Diş hassasiyetinin tedavilerine yönelik piyasada bulunan özel diş macunları günlük kullanımda hastalarımızın konforunu kısmen de olsa iyi hale getirebilirler. Bu noktadaki en önemli şey şudur, hassasiyet başladığında bu durumun belirli bir süre takibini yapmak lazım. Bazen basit bir gıda artığı da diş hassasiyetini tetikler. Düzenli fırçalama ve diş ipi kullanımı sonrası sorun bitebilir. Fakat sorun geçmez ise özel diş macununu çözümün tek yolu gibi görmemek gerekir. Öncelikle diş hekimlerinden profesyonel bir yorum almak çok önemlidir. Neredeyse bütün diş problemleri hekim müdahelesi olmadan tedavi edilemez. Öncelikle ana etkenin tedavi edilmesi gerekir. Tedavi sonrası oluşan hassasiyetlerin daha az hissedilmesi için günlük özel macunlar kullanılabilir.

 

Diş Hassasiyetinin Tedavisi Var Mıdır?

Diş hassasiyetinin kaynağına göre tedavi yapılır. Örneğin, diş minesindeki aşınmaya bağlı durumlarda çoğunlukla basit dolgular yapılarak hassas yüzey kapatılabilir. Dişeti çekilmesine bağlı durumlarda çekilmenin tipine göre bazen ufak cerrahi işlemler ile dişeti dokusu yeniden ilgili bölgeye kazandırılabilir. Bazen de ilk örnekteki gibi basit dolgular yaparak hassas alanlar kapatılabilir. Diş çürüğüne bağlı mine dokusunun zarar görmesi dentin kanallarının açığa çıkmasına sebep olur. Bu durumda da çürüğün büyüklüğüne göre standart veya porselen dolgular yapılarak tedavi tamamlanır. Yapılan bu tedaviler sonrasında meydana gelebilecek hassasiyetleri azaltmak için özel macun, gargara ve diş ipi kullanılmalıdır. En önemli detay ise periyodik olarak senede 2 kez diş hekimine kontrole gidilmesidir. Çünkü, günlük bakım her detayıyla doğru yapılsa da dişeti altında meydana gelen diştaşı oluşumunu engellemek mümkün değildir. Diştaşının uzun süre temizlenmemesi dişetlerinin dişlerimizi koruma özelliğinin ortadan kalkmasına ve diş hassasiyetlerinin artmasına sebep olur.

Dt. Arca Baydar

Ağız Kokusu Neden Oluşur? Çok Duyduğumuz Ağız Kokusu Problemi Nedir?

İnsan vücudu milyonlarca bakterinin yaşayabilmesi için çok iyi bir konaktır. Vücudumuzda yaşayan bakteriler yüksek oranda insan metabolizmasına fayda sağlar, hayati fonksiyonların devamlılığında önemli rol oynarlar. Ağız florası ise insan bedeninde en fazla bakterinin yaşadığı alandır. Bakterilerin yaşamını devam ettirebilmesi için onların da beslenmeye ihtiyacı olacaktır. Organik her bileşen bakteriler için besin kaynağıdır. Bunun anlamı şudur, yediğimiz içtiğimiz her gıda insanın kendisi için yaşam enerjisi sağlarken vücudumuzda bulunan bakteriler için de kaynağın kendisidir. Bu yüzden tükettiğimiz her besinin ağız içi dokulardaki birikimi, bakterilerin onun çevresinde daha hızlı üremesine sebep olduğu unutulmamalıdır. Bu yüzden düzenli diş fırçalamak, diş ipi ve günlük ağız gargaraları kullanmak plak birikimini dolayısıyla çevresindeki bakteriyel aktivasyonun azalmasını sağlayacaktır.

Bakteri Vurgusunu Bu Kadar Fazla Yapmamızın Nedeni Kokunun Asıl Kaynağı Olmasındandır

Tükettiğimiz gıdaların ağız içindeki sert ve yumuşak dokularda birikimi sonrasında bakteri sayısında da artış görülür. Bakteriyel reaksiyonlar sonucu ortaya çıkan en bariz belirti ağız kokusu olarak kendisini gösterir. Eğer doğru zamanda bu birikimler ve dolayısıyla bakteriler temizlenirse diş ve yumuşak dokularda zarar meydana gelmez. Fakat günlük ağız ve diş temizliğinde belli bir süre aksaklık meydana gelirse bu sefer bakteriler dişlerde çürümeye ve dişetlerinde hastalık oluşturmaya başlar. Bu durumda ağız kokusu, kişinin kendi kendisine yapacağı günlük temizlikle çözülemeyecek hale gelmiş olur.

Diş çürüğü ve sağlıksız dişeti dokuları kötü kokuya sebep olan bakteriler için muazzam bir konaktır. Her canlı gibi bu bakterilerde hayatlarına devam etmek adına kendileri için enerji kaynağı olan diş ve çevre dokularını tüketmeye başlarlar. Bakterilerin bu tüketiminin sonucunda dişlerin içlerinde oluşan çürük boşlukları ve dişeti kanamaları meydana gelir. Bu problemler ilk başladığında şikayet sadece koku olarak kendini hissettirirken beraberinde ağrı tablosu oluşmaz.

Ağız Kokusu Şikayetine Sahip Bireylerin Çözüm Amaçlı İlk Durağı Tabiki Diş Hekimleridir

Ağız içerisinde kokuya sebep olabilecek bir çok etken vardır. Bütün dişleri düzgün sürmüş, en ufak bir çapraşıklığı olmayan ve bu sayede daha kolay diş temizliği yapabilen kişiler de dahi dişlerde çürük oluşumu ve dişeti hastalıkları meydana gelebilirken çapraşıklığı olan, eski uyumsuz dolgu ve kaplamaları olan ya da yarı gömülü yirmi yaş dişlerine sahip olan kişilerde ağız kokusu olmama ihtimali maalesef yoktur. Bu noktada diş hekimine başvuran kişilerde düzgün bir tedavi planlaması yapılarak bakteri birikimine sebep olan tüm odak noktaları tespit edilip gerekli tedavileri tamamlandıktan sonra ağız kokusu şikayetinde ciddi oranda azalma olacaktır.

Tüm diş ve dişeti tedavileri tamamlandıktan sonra ise ağız kokusu şikayetinin tekrar etmemesi daha önce de belirttiğimiz gibi kişinin günlük diş fırçalama, diş ipi ve ağız gargarası kullanım alışkanlığını devam ettirmesiyle mümkün olabilir. En önemli detaylardan biri de mutlaka senede en az 2 kere düzenli hekim kontrolüne gitmektir. Çünkü yapılan tedavilerin başarısının devamlılığı ve yeni hastalık odaklarının daha büyük probleme sebep olmadan müdahelesi periyodik kontrollerde yapılabilir.

Ağız Kokusuna Sebep Olan Diş ve Dişeti Kaynaklarının Haricinde

Ağız içindeki çok önemli etkenlerden biri de dil yüzeyidir. Dilin tat almasını sağlayan üstündeki yumuşak çıkıntılar bakterilerin tutunması için çok elverişlidir. Bu yüzden diş fırçalama seanslarının sonunda mutlaka dilin üst yüzeyinin de temizlenmesi ağız kokusunun önüne geçmek adına katkı sağlar. Ağzında hiç dişi olmayan, damak protez kullanan kişilerin de ağız kokusu şikayeti çoğu zaman dil yüzeyinin temizlenmemesinden kaynaklanır.

Yapılan ağız ve diş muayenelerinde kokuya sebep olacak bir etken olmamasına rağmen bazı kişilerde ağız kokusu şikayeti gerçekleşebilir. Buna istinaden dikkat edilmesi gereken iki unsur vardır. Birincisi, burundan düzgün nefes alamayan kişiler sürekli ağız solunumu yapmak zorunda kalırlar ve bu da ağız kuruluğunun artmasına ve beraberinde zararlı bakterilerin ağız içerisinde birikmesine sebep olmasıdır. Eğer ki ağız solunumu engellenemez ise ilerleyen süreçte dişeti hastalıklarında ve diş çürüğü sayılarında artış meydana gelebilir. Bu da beraberinde ağız kokusu şikayetini kalıcı bir hale getirir. İkincisi ise gastrointestinal problemleri olan kişilerde sıklıkla ağız kokusu şikayeti olur. Fakat çoğu kişinin aklına kokunun kaynağı olarak bu durum gelmez. Bu yüzden daha çok diş hekimleri dental tedavileri tamamlanan ve koku şikayeti geçmeyen hastalarını gastrointestinal değerlendirmeleri yapılması için ilgili uzman hekimlere yönlendirirler.

Nefes Kokusuyla Ağız Kokusu Aynı Mıdır?

Burundan solunum yapamayan ve bu yüzden ağız solunumu yapan bireylerde nefes kokusu ve beraberinde ağız kokusu kombine olarak kişiyi rahatsız edebilir. Sonuç olarak ağızdan soluk alıp verme sırasında hava yolunun giriş ve çıkışı mecburi bir hal alır. Yukarıda değinmiş olduğumuz ağız içi etkenlerden dolayı ağız kokusu nefes alıp verme sırasında öne çıkmış olsa da özellikle sigara için kişilerde ve kronik ya da akut sinüs enfeksiyonu olan kişilerde nefes alıp verme sırasındaki ağız koku şikayetinde artış olmaktadır. Sigara içen bireylerin tabiki sigarayı bırakması tavsiye edilecektir. Fakat sinüs enfeksiyonu olan kişilerin mutlaka kulan burun boğaz uzmanı hekimlerden destek alması gerekir.

Ağız Kokusu Nasıl Geçer? Ağız Kokusu Tedavisi Var Mıdır?

Ağız içi dokulardan kaynaklı kokunun tedavisi için öncelikle diştaşı ve dişeti temizliği ile başlanmalıdır. Çürük dişlerin ya da uyumsuz dolguların / kaplamaların temizlenip yerine uygun tip restorasyonların yapılması, enfekte dişeti dokularının uzman hekimler tarafından kürete edilmesi, yarı gömülü yirmi yaş dişlerinin çekilmesi, günlük fırçalama, diş ipi ile arayüz temizliği ve gargara kullanımının rutin hale getirilmesi ağız kokusunu en önemli etkenlerinin ortadan kaldırılmasını sağlar. Ayrıca düzenli diş hekimi kontrolü sayesinde yeni problemlerin oluşmaması sağlanır. Bu kontrollerde profesyonel diş temizliği yapılarak fırça ve diş ipi ile uzaklaştırılamayan diştaşları da temizlenir. Böylece ağız kokusuna ve daha bir çok olası ağız ve diş hastalığına sebep olan en önemli etkenler ortadan kaldırılmış olur.

Dt. Arca Baydar

İltihaplı Diş Çekilir Mi? Diş İltihabı Nedir?

Bakterilerin dişlerin köküne kadar ulaşıp enfeksiyon oluşturmasına diş iltihabı denir. Bu durum kişinin dişeti hastalığından, çürükten veya kanal tedavisi başarısızlığından dolayı oluşabilir. Bununla birlikte kişinin ağız hijyenini gerektiği gibi yerine getirmemesi, kenar uyumu kötüleşmiş dolgulardan sızan mikroorganizmalar, dişler arasında biriken besin artıkları ve bu enfeksiyona karşı kişinin bağışıklığının mücadele edememesi de neden olabilir.

İltihaplı Diş Çekilir Mi?

İltihaplı diş kişinin suratında şişmeye neden olmuşsa ve vücutta ateş, halsizlik gibi belirtiler varsa antibiyotik kullanımıyla iltihabın akut halini baskılanması gerekir. Bu durumda karşımıza iki ana tedavi yöntemi çıkmaktadır. İltihap diş köklerine zarar vermemişse ve boyutu çok büyük değilse kanal tedavisi ile tedavi edilip ağızda tutulabilir. Fakat diş iltihabı eğer büyükse ve dişlerin köklerini de etkilemişse dişin çekimi önerilir. Radyolojik görüntüleme ile bu tedavi yöntemlerine hekim karar verir. Yapılacak tedavi sonrasında da antibiyotik kullanımı gerekli ise hekim bu konuda bir bilgilendirme yapacaktır.

Dişteki İltihap Ne Zaman Geçer?

Dişte oluşan  iltihap dişe müdahele edilmediği sürece geçmez. Mevcut belirtiler yani yüzde şişme, ağrı, ateş gibi bulgular antibiyotikle baskılanabilir. Bu durum kişileri yanıltabiliyor. Bu belirtilerin geçmesi demek diş iltihabının geçmesi demek değildir. Diş iltihabının çözümü diş hekiminin yaptığı tedaviden geçer.  Yapılan tedavi kanal tedavisi ise kanalların doldurulmasıyla bakteri sızdırmazlığı sağlanıp dişteki iltihap yerini sağlam kemiğe bırakır. Bu süre en az 6 ay kadar sürer. Düzenli diş hekimi kontrollerinde alınan kontrol radyografları ile iyileşme periyodu gözlemlenir. Eğer yapılacak tedavi çeşiti diş çekimi ise, dişin çekilmesi ardından mevcut iltihaplı doku hiç kalmaycak şekilde temizlenmesi gerekir. iyileşme periyodunda en az 2 ayda kemik dolumu ilgili bölgede gözlenmeye başlar.

 

Diş İltihabı için Antibiyotik Kullanmak Zorunlu Mu?

Diş iltihabı akut dönemde ise yani kişinin suratında şişlik, ateş, halsizlik gibi belirtilerin olduğu dönemde mevcut enfeksiyonun vücudun geneline yayılmaması adına yapılacak işlemden önce antibiyotik kullanılması faydalı olur. Bunun dışında dişin durumuna göre gerekli muayeneler yapılarak da destekleyici tedavi yöntemi olarak antibiyotik reçete edilebilir.

Diş İltihabına İyi Gelen Doğal Çözüm Önerileri Nelerdir?

Pek çok zaman belli ürünlerin iltihaba iyi geldiği söylenir. Örneğin iltihap alanına sarımsak koymak gibi… fakat tüm bu öneriler sadece gözle görülen etkileri yok eder. İltihabın nedenini bulmadan, iltihabın çözümü de bulunamaz. iltihabın kaynağı enfekte kök kanalları ise o kanallara müdahele edilmesi gerekir; iltihabın nedeni kök ucunda ise kök ucuna müdahele edilmesi gerekir veya sorun tüm dişi kaplayacak kadar büyükse iltihabın kaynağı olan dişin oradan alınması en iyi çözüm olacaktır. Diğer çözüm yolları nedene yönelik bir çözüm teşkil etmez.

Akut diş iltihabı kişide belirtilere neden olduğu için kişiyi diş hekimine yönlendirir ancak diş iltihabı kronikleşmişse hiç belirti göstermeden iltihabın boyutu büyüyebilir. Bu aşamada düzenli diş hekimi kontrolleri çok önemlidir. Kronikleşmiş kendini belli ettirmeyen diş iltihabı kişinin üzerine düşmediği bir belirti ile aslında kendini gösteriyor da olabilir. Bu sebeple en az yılda 2 kere diş hekimi ziyareti farkedilmeyen sorunların da farkedilmesini sağlayıp gerekli önlemlerin alınmasını ve erken aşamada tedavi çözümünü sunar.

Dt. Begüm Atasoyu

Diş İmplantıEstetik Diş