ONLİNE HIZLI RANDEVU

Gülüş Tasarımı

Hollywood smile bu aralar herkesin dilinde, biz diş hekimlerine insanlar gülüşlerini beğenmedikleri için başvuruyorlar. Son dönemin modası da Hollywood smile modelindeki gülüş tasarımıdır. Bu modelde genel olarak dişlerde ciddi bir simetri vardır. Asimetrik en ufak bir görüntü bu tasarımı bozar. Simetrik dişlerin kendi aralarında da ciddi bir harmonisi vardır. Kişiye karşıdan bakıldığında yani portre gülüşü sırasında en uzun görünen dişler ortadaki iki diştir. Daha sonraki uzunluklar ise geriye doğru gidildikçe kısalır. Yani kişinin ön yüzden görüntüsünde dişlerin boyları geriye doğru kısaldığını net bir şekilde görmemiz gerekir. Hastanın profil görüntüsünde ise dişler basamak basamak kısalarak geriye doğru uzanır.

Dişlerin şekilleri ise kişinin yüz şekli ve dudaklarının durumuna göre belirlenir. Kişiye özgü şekiller çalışılmalıdır. Alt dudak kalınlıkları özellikle çok önemlidir. Üst ön iki dişin genişliği konusunda ciddi fikir verir. Dişlerin şekilleri yüzün şekli ile aynı karakter olmalıdır. Oval yüzlü birisine mümkün olduğunca oval dişler yapılabilir. Ama en azından keskin köşeli üçgen dişler yapılmamalıdır. Ya da kare formunda yüz şekli olan birisine diş estetiği planlanırken mümkün olduğunca bu forma uygun daha köşeli formlar tercih edilmelidir.

Dişlerin şekillerinin yanında dişlerin renklerinin de önemi büyüktür. Her zaman beyaz renkteki dişler iyidir diye düşünmemek gerekir. Kişinin ten rengine, cinsiyetine, yaşına, mesleğine ve hatta makyaj da kullandığı renklere göre diş renkleri seçilmelidir. Renk seçiminde kişinin isteği ve beklentisi çok önemlidir ama renk konusunda hekiminde tecrübesinden faydalanılmalıdır.

Dişlerin fırlaklığı ve dudakla olan ilişkisinde de dudaklarda dolgu olup olmadığı, dudakların kalınlığı dudakların renkleri, dudakların şekillerinin durumuna göre dişlerin fırlaklık ve boy konturları ayarlanır. Dişlerin fırlaklıkları ayarlanırken cinsiyeti ve hastanın beklentisi çok önem arz eder.

Hollywood smile işlemi uygulanırken bu esaslara dikkat edilir.

Ağız Kokusunun Sebepleri Nelerdir?

Halitozis olarak da bilenen ağız kokusunun en büyük nedeni dişler ve dişetleridir. Ağız içi kaynaklı oran yaklaşık %90 dır. Diğerlerinin sebebi ise tonsillit (bademcik),  sindirim sistemi ve boşaltım sisteminden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle ağız kokusu yaşadığımızda öncelikle bir diş hekimine başvurmak ilk yapılması gereken durumdur.

Peki diş hekimine başvurdunuz; sonra ne olacak diye sorabilirsiniz.

Diş hekiminiz öncelikle tüm ağız içini muayene eder. Diş ve dişetlerinin mevcut durumu hakkında bir yorum yapacaktır. Öncelik bu durumda aslında dişetlerindedir. Dişetlerindeki kanamalar veya dişetlerindeki ödemler en çok kokuyu yapan şeylerdir. Çünkü kanama olan yerde kan kaldıkça hemen kötü kokular yaymaya başlar.

Ağız Kokusunun Sebepleri Neler Olabilir?

Diş taşları; yani bakteri plakları ağız kokusuna sebebiyet verebilir. Çünkü her bir bakteri plağının içinde milyarlarca bakteri vardır. Bu bakteriler ağız kokusunu kendileri oluşturdukları gibi dişetlerinde küçük kanamalar yaparak da koku oluşturabilirler.

Dişlerdeki sorunlara bağlı ağız kokusu ise dişlerin birbirleriyle olan kötü temasları veya kontak noktalarının düzensiz  olmasıdır. Dişlerin aralarında besinler kalıp çürümeye başlarlar. Besinlerin çürümesiyle gaz salan bakteriler oluşur ve bu kötü kokular bu gazlardan kaynaklanır. Bu nedenle genelde yemek yedikten yaklaşık 2 -3 saat sonra koku başlıyorsa muhtemelen kontak bozukluğu vardır.

Diş çürükleri de ağız kokusunun sebeplerinden biridir. Çünkü çürüklerdeki bazı bakteriler kötü koku yayabilirler.

20 yaş  dişleri de kokuya sebebiyet verebilir. Çünkü yirmi yaş dişlerinin pozisyonları itibariyle fırçalamak güç olabilir. Üzerlerinde bakteri plakları ve çürük oluşabilir. Ayrıca düzgün çıkmadıkları durumlarda da önündeki dişlerle aralarına besinler takılabilir. Bu nedenlerle de halitozis hissedilir.

Dişlerdeki çapraşıklıklarda ağız kokusu yapabilir. Çünkü çapraşıklık olduğunda diş ve dişetlerini temizlemek ve bakımlarını yapmak çok kolay olamamaktadır. Bu nedenle de kalan besinler ve diş taşları da ağız kokusu yapabilir.

Ağız kokusundan kurtulmanın en iyi yolu öncelikle ağızdaki tüm dental sorunlardan kurtulmaktır. Diş ve diyetlerimizin sağlığının çok ama çok iyi olması gerekir. Ancak bu şartlar sağlandıktan sonra diğer konular araştırılmalıdır. Her altı ayda bir diş temizlikleri ve diş hekimi kontrolü bu kotu kokuların önüne geçebilir.

Dt. Alper ÇILDIR

YAPRAK PORSELENLER – LAMİNA

Yaprak Porselenler ve Ağız Sağlığımız

İlk olarak estetik amacıyla dişlerin ön yüzeylerini kaplamak fikri ile çıkan seramik plakalar, zaman geçtikçe sağlık açısından da katkıları anlaşılmıştır. Bu nedenle seramik plaka olarak bilinen lamina porselenler sadece estetik değil aynı zamanda sağlık açısından da önem arz eder. Çünkü Lamina yapılmış dişlerin uzun dönem sonuçlarına bakıldığında dişte kırılma, çürük oluşma, renk değiştirme, bakteri plağı oluşumu ve konum değişikliği riskleri minimum seviyelere inmektedir.

Yukarda ki bahsi geçen sağlık sebepleri de başlı başına seramik porselen kaplama yaptırmak için bir nedendir. Fakat renk ve sağlık açısından sorunu olmayan dişlerin üzerine sadece dişi korumak amaçlı lamina veneer yapılmaz. Hekim olarak bizler gerekmedikçe bu tür yabancı sayılan materyelleri artıları da olsa yapmak istemeyiz. Bu nedenle tüm diğer işlemler için endikasyon koymak ne kadar önemliyse yaprak porselenler için de önemlidir.

Yaprak Porselenler ve Yaş İlişkisi

Seramik yaprakçıkları daha önce porselen kaplama yaptırmamış yani kesilmemiş dişlere uygulamak mümkündür. Önemli olan dişlerin ve dişetlerinin gelişiminin tamamlanmış olmasıdır. 14 -15 yaşında birine lamina yapılmamalıdır. Eğer ihtiyaç varsa bonding uygulaması yapılması daha doğrudur. İdeal lamina porseleninin yapılma yaşı 16 -18 yaş sonrasıdır. Dişlerin ve dişetlerinin son şeklinin almış olmasında fayda vardır. Erken yaşta yapılan yaprak porselenlerde uzun dönemde dişlerin renklerinin uyumsuzluğu ya da Dişeti uyumsuzlukları ve hatta asimetrik düzensizlikler ile karşılaşıla bilinir. Bu da memnuniyetsizlik yaratır.

Yaprak Porselenler ve Uzun Dönem Sonuçları

Genelde insanların ilk sorusu milimetrenin üçte biri kalınlığında ve bu kadar şeffaf bir materyal nasıl  oluyor da kırılmıyor. “Etrafımdan duydum bunlar çıkabiliyormuş ya da bu dişleri yapınca sert bir şeyler yemek ya da ısırmak mümkün değilmiş” gibi yorumlar çok almaktayız. Seramiğin ince olması kesinlikle estetik başarı açısından çok ama çok önemlidir. Kalın yapılmış bir yaprak porselende estetikten söz etmek mümkün değildir. Ama yaprak porseleni ince yaptık diye de kırılma veya ısırma gibi fonksiyonlarda kısıtlama getirmek doğru değildir. Önemli olan bu seramikleri doğru şekilde uyumlandırıp gerçek dişin üstüne bilimsel olarak doğru şekilde yapıştırmaktır. Laminalar için bir ömür yoktur. Yıllar geçtikçe yaprak porselenlerde bir sorun çıkmaz. Genelde Dişeti çekilmeleri olduğu durumlarda değiştirmek zorunda kalınmaktadır. Yaprak porselenleri bir şey ısırırken kırma şansınız yoktur. Sadece şunu bilmek gerekir; doğal dişinizi kırabilecek bir darbe yaprak porseleni de kırar.

Yaprak Porselen ve Çeşitleri

Yaprak porselenler yapılırken iki farklı şekilde yapılabilir. Bu safhalar laboratuvar ortamında yapılan işlemler olup sonuçları hastaya yansımaktadır. İlk yöntem en basit ve kolay yöntem olan press seramik yöntemidir. Bu yöntemde planlanan yaprak seramikler mumdan model üzerinde çalışılır ve tasarım ortaya çıkar. Bu tasarlanan modelden mum şeklindeki laminalar basılabilir bir seramik ile özel fırınlarda basılır. Basılan seramikler üzerinde tesviye dediğimiz düzenlemeler yapılır ve son olarak hastanın ve hekimin mutabık kaldığı renge boyanır. Böylece laminalar hazırlanmış olur.

Diğer bir yöntem ise yığma tekniği denilen bir yöntem ile laminalar üretilir. Bu yöntemde önce laminalar için bir alt yapı oluşturulur. Daha sonra seçilmiş renklere göre porselen tozları ile parça parça seramikler bu alt yapının üzerine konur ve yaprak porselenler oluşturulur. Bu yöntem daha natural laminalar yapmak için kullanılır. Çünkü dişlerin tüm renkleri ve dokuları katman oluşturulur.

KALP SAĞLIĞIMIZIN DÜŞMANINI YETERİNCE TANIYOR MUYUZ?

Kardiyovasküler hastalıklar, kalp veya arter ve ven olarak adlandırılan kan damarlarının hastalıklarını içeren gruba verilen genel bir isimlendirmedir. Dolayısıyla kardiyovasküler hastalık, dolaşım sistemini etkileyen herhangi bir hastalığı ifade eder. Kardiyovasküler hastalıklar, koroner kalp hastalığı, ateroskleroz, akut miyokardiyal infeksiyonlar, inme gibi çeşitli kalp ve damar ile ilgili durumları kapsarlar.

Kardiyovasküler hastalıklar dünya çapında ölümlerin en büyük nedenidir. Son yirmi yıl içinde, kardiyovasküler hastalıklardan ölüm oranları yüksek gelirli ülkelerde düşmüş olsa da hastalık ve ölüm oranları düşük ve orta gelirli ülkelerde şaşırtıcı derecede hızlı bir şekilde artmıştır.

Türkiye’de 1990 yılında başlamış ve devam etmekte olan “Türk Erişkinlerinde Kalp Hastalığı ve Risk Faktörleri” (TEKHARF) çalışmalarına göre, ülkemizde yaşı 20’nin üzerinde olan her bin erkekten 90’ında ve kadınların da 71’inde kalp ve damar hastalığı mevcuttur. TEKHARF kalp damar sağlığı önerileri içinde ağız diş sağlığı ile ilgili öneriler de bulunmaktadır.

Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de periodontal hastalık olarak adlandırdığımız dişeti hastalıklarının görülme oranı yüksektir. Yaşla artan periodontal hastalık, erken diş kayıplarının da başlıca nedenidir.

Periodontitis, dişin destek dokularında mikroorganizmalar sebebiyle meydana gelen enflamasyonun oluşturduğu ve kemik kaybı ile seyreden enfeksiyöz bir hastalıktır. Periodontitisin primer nedeni mikroorganzimalardır. Fakat hastalığın şiddetini belirleyen vücudun, bu organizmalara karşı verdiği cevaptır.

Periodontitis , sistemik inflamasyon düzeylerinde de artışa yol açar. Ayrıca bakteriler ve ürünleri kan dolaşımı ile ya serbest ya monositler ya da nötrofiller gibi dolaşan hücreler içinde kalp dokuları gibi uzak yerlere taşınabilirler.

Son yıllarda periodontal hastalıklar ve ilgili patojenlerin kardiyovasküler hastalık, inme, prematüre veya düşük kilo ağırlıklı bebekler, pulmoner infeksiyonlar, diyabet, osteoporoz, obesite, romatoid artrit, renal hastalıklar ve hatta Alzheimer hastalığı gibi sistemik durumlarla ilişkili olduğu gösterilmiştir. Periodontal hastalıkların başlıca nedeni kötü ağız hijyenidir. Ağız dışı risk faktörleri sigara içme, diyabet, genetik, mental anksiyete, depresyon, obesite ve hareketsiz yaşamdır. Duyarlı bir kişide iki birbirinden bağımsız inflamatuvar hastalıklar olarak varolan periodontitis ve kardiyovasküler hastalık risk faktörleri ortaktır. Hem periodontal hastalık hem kardiyovasküler hastalıkta vücuttaki iltihabi durumlarda kanda seviyesi artan bir laboratuvar bulgusu olan, serum C-reaktif protein (CRP)’nin düzeyi yükselir.

Bilinen kalp-kapak hastalığı olan hastalarda periodontal hastalık ve dental işlemler ciddi risk oluşturabilmektedir. Çünkü dişeti cebinde çok sayıda varolan mikroorganizmalar, dental tedavi sırasında kan yoluyla kalbe ulaşarak bakteriyel endokardit adı verilen duruma sebebiyet verebilir. Dolayısıyla bakteriyel endokardit hala önemli bir morbidite ve mortalite ile ciddi bir hastalık olmaya devam etmektedir.

Yine periodontitis ve aterosklerotik kardiyovasküler hastalık ilişkisi üzerine Amerikan Kardiyoloji Dergisi ve Periodontoloji Dergisi’nde 2009 yılında bir ortak rapor yayınlanmıştır. Bu raporda orta ve ciddi periodontitisli hastalarının kardiyovasküler hastalıkların artan olası riskleri konusunda bilgilendirilmeleri ve birden çok risk taşıyanların tıbbi yönden değerlendirilmeleri önerilmiştir.

Doğru ve düzenli ağız bakımı, diş çürüklerinin, gingivitis periodontitis olarak adlandırılan dişeti hastalıklarının ve odontojenik enfeksiyonlar gibi risklerin oluşmasını önlemekte en etkili yöntemdir. Hastalarımızın diş ve dişeti hastalıklarının değerlendirilmesinde ve yapılacak dental tedavilerin planlanmasında, genel sağlığın da bir bütün olarak düşünülmesi, daha sağlıklı bir çözüm getiricektir.

DR. CANAN KABADAYI

Diyabetin Farkında mıyız?

Halk arasında “şeker hastalığı” olarak bilinen “diyabet hastalığı”, dünyada çok sık görülen ve hayat boyu devam eden bir hastalıktır. Günümüzde dünyadaki diyabetli sayısının 250 milyon olduğu tahmin edilmektedir, 2025 yılında bu sayının 380 milyon olacağı öngörülmektedir.Her yıl 7 milyon kişiye diyabet tanısı konmaktadır. Diyabet ağır organ hasarlarına ve erken ölümlere sebep olabilir.

Her yıl 3,8 milyon kişi diyabete bağlı nedenlerle hayatını kaybetmektedir. Her 10 saniyede 2 kişi diyabet tanısı almakta,1 kişi diyabet nedeni ile hayatını kaybetmektedir,gelecek yıllarda bu sayının %25 artacağı düşünülmektedir. Diyabetlilerde kalp-damar hastalıkları en önemli ölüm nedenidir.

Diyabetlilerde kalp krizi ve felç geçirme riski diyabetli olmayanlara göre 2 kat fazladır. Gelişmiş ülkelerdeki böbrek yetmezliği vakalarının ve buna bağlı büyük oranlardaki diyaliz harcamalarının en önemli nedeni diyabettir. Tüm diyabetlilerin %10-20’si böbrek yetmezliği sonucu hayatını kaybetmektedir. Diyabetik retinopati (diyabete bağlı göz hasarı) gelişmiş ülkelerde erişkinlerde görme kaybının en önemli nedenidir. Dünya üzerinde yaklaşık 2,5 milyon insan diyabetik retinopatiden etkilenmektedir. Diyabet tanısından, yaklaşık 15 yıl sonra diyabetlilerin %2’sinde körlük,%10’unda ciddi görme kaybı gelişmektedir. Alt bacak amputasyonlarının(ayağın kesilmesi) %40-70’sinde diyabet sorumludur. Dünya üzerinde her 30 saniyede bir 1 diyabetli ayağını kaybetmektedir.

Diyabet Ağız Sağlığını Nasıl Etkiler?

Sağlıklı bir ağız denildiğinde öncelikle akla sağlıklı dişetleri ve çürüksüz dişler gelmelidir. Yine aynı şekilde dişlerin düzgün dizilmiş olması,ağız yumuşak dokularının problemsiz olması, çene kemiklerinde kayıplar olmaması, ağızda yapılmış her türlü restorasyonun ağzın doğal haline ve fonksiyon görebilirliğine uygun olması, ağızda kötü koku, tat hissedilmemesi gibi durumlar da sağlık göstergeleridir.

Diyabet sistemik bir hastalık olduğu için ağız içinde de etkili olur. Dokuların beslenmesi zorlaşır ve diğer organlarda olduğu gibi ağızda da hastalıkların gelişmesi kolaylaşır. Diyabette vücudun savunma sistemi zayıftır; ağız içi sorunlarının çözümü daha çok zaman alır. Bunların yanı sıra ağız içi yaraları, diş apseleri ve diş eti hastalıkları da kan şekerinin yükselmesine neden olur.

Diyabetli Bireyler, Diyabetli Olmayanlara Göre Dişeti Hastalıkları için Daha Fazla mı Risk Taşırlar?

Bu konuyla ilgili çok sayıda çalışma yapılmış olmasına rağmen diyabet hastalığının dişeti hastalıklarını yada ağızdaki diğer problemleri başlattığına dair net bir bulgu ortaya konamamıştır. Ancak kesin olarak söylenebilecek olan, diyabetin kişide var olan dişeti iltihabını arttırdığı ve hastalık tablosunu kötüleştirdiğidir. Dişetleri tamamen sağlıklı olan bireylerde ise diyabet olumsuz bir unsur olarak çıkmamaktadır. Diyabetli hastalar tükürük yapıları nedeniyle ağız içinde mantar enfeksiyonlarına da yatkındırlar. Tükürük, fizyolojik ağız temizliğinde önemli bir faktördür. Diyabette tükürüğün azalması ve yoğunluğunun artması fizyolojik ağız temizliğini güçleştirir. Temizlenemeyen yiyecek artıkları üzerinde bakteriler hızla çoğalır ve dental plak (diş kiri ) oluşumunu hızlandırır. Dental plak, diş çürüğü ve diş eti hastalıklarının temel nedenidir. Özetle yüksek kan şekeri ağız içi sorunlarını; ağız içi sorunları da kan şekeri yükselmesini tetikler. Bu kısır döngü diyabetin ağıza verdiği zararları artırır.

Diyabetin kontrol altına alınması ve düzenli ağız bakımı yapılması,ağız hijyenini sağlamada kullanılacak tüm mekanik temzileyici ajanların doğru ve tam uygulanması ve düzenli diş hekimine yapılacak ziyaretler problemlerin büyük ölçüde giderilmesini sağlayacaktır.

Diyabetik Hastalarının Diş Hekimine Giderken Yapması Gerekenler

Diyabetli hastalar diş hekimine gitmeden bir gün önce mutlaka açlık kan şekeri seviyelerini ölçtürmeli ve bu bilgiyi diş hekimiyle paylaşmalıdır. Ayrıca diyabetli hastalar için en uygun tedavi saatleri, kahvaltı yapıldıktan sonraki sabah saatleridir.

DR. CANAN KABADAYI

İmplant Tedavisi Mi? Yoksa Köprü Tedavisi Mi?

İmplant Tedavisi Mi? Yoksa Köprü Tedavisi Mi?

Diş eksikliğinin tedavisinde uygulanan en güncel ve en sağlıklı protetik tedavi yöntemi implant uygulamasıdır. İmplant uygulamasına alternatif olarak geçmiş yıllarda sıklıkla uygulanan fakat günümüzde ise mecbur kalınmadıkça tercih edilmeyen diğer bir tedavi yöntemi ise köprü protez uygulamalarıdır. Çünkü köprü protez yapılabilmesi için sağlıklı en az iki dişin kesilip küçültülmesi gerekir. Dişsiz alanın önündeki ve arkasındaki dişlerden destek alınarak dişsiz bölgenin fonksiyonel anlamda tedavi edilmesi sağlanmış olur.

Dişlerin kesimi sırasında diş minesi tamamen ortadan kaldırıldığı için dişin doğal koruyucu katmanından yoksun dokusu ortaya çıkar. Bu dokuya dentin denilmektedir. Dentin, dişin sinir uzantılarının bulunduğu mikron düzeyindeki kanalları olan ve dişe sarı rengini veren dokudur. Her ne kadar köprü protez tarafından kaplanmış olsa da zamanla üzerine gelen fazla yük sebebiyle etrafında bulunan çene kemiğinde erime ve beraberinde diş etinde meydana gelen çekilme sebebiyle ilk günkü uyumunu tamamen kaybeder.

Bu klinik durumu hasta hassasiyet ve ağrı olarak hisseder. Ayrıca diş etindeki bu çekilme çürük oluşumunu da tetikler. Köprü protezlerde dişler arasında diş ipinin geçebileceği bir aralık olmadığı için ara yüz temizliği ideal olarak yapılamaz. Bu bahsettiğimiz tüm olumsuzluklar yıllar içerisinde destek olarak kullanılan dişlerin de kaybına yol açabilir. Ayrıca dişsiz bölgenin üstündeki köprü kısmı ile diş eti arasında zamanla gıda birikimi çok sık meydana gelmeye başlar. Çünkü dişsiz bölgedeki kemik zamanla erimeye devam eder. O yüzden diş eksikliğinin en ideal tedavisi implant uygulamasıdır. Çünkü hem implant yapılan bölgedeki kemiğin erimesi durmuş olur hem de önündeki ve arkasındaki dişlere her hangi bir işlem yapılmaz.

Ayrıca dişlerin tek tek yapılması sebebiyle kişi rahatlıkla dişlerin arasını ip ile temizleyebilir. Bunun dışında, implant sayesinde her diş kendi yüküne maruz kalır. Böylece implantın önündeki ve arkasındaki dişlerde köprü protezin meydana getirdiği fazla yüke dayanmak zorunda kalmazlar. Bu durum uzun vadede hastanın kendi dişlerinin çok daha uzun süre ağızda kalmasını sağlar. Ekonomik olarak köprü protez ve implant tedavisini karşılaştırmak gerekirse, ilk etapta implant için kişi biraz daha fazla bütçe ayırması gerekebilir. Fakat unutulmamalıdır ki implant doğru bakımları yapıldığı sürece ömür boyu ağızda kalır. Fakat en ideal yapılan köprü protezin ömrü maksimum 15 yıldır.

Bu süre sonunda ilgili bölge tekrar bir masraf çıkaracaktır. Hatta ikinci sefer yapılacak olan masraf mevcut implant masrafından çok daha fazla çıkabilir. Toplamda bakıldığında aynı bölgeye ikinci bir masraf yapılması anlamına gelir. Oysaki implant uygulamasında yıllar sonra sadece tek implant üstü kaplamanın yenilenmesi gerekebilir. Köprü protezdeki gibi minimum 3 porselen diş yapılmasına gerek kalmaz. Sonuç olarak uzun dönemde bakıldığında implant tedavisi köprü protezlere göre daha ekonomiktir.


Dt. Arca Baydar

Diş Tedavilerinde Genel Anestezi Çocuklar İçin Güvenli mi?

Diş Tedavilerinde Genel Anestezi Çocuklar İçin Güvenli mi?

Diş çürükleri çocukların sadece ağız ve diş sağlığını değil; aynı zamanda genel sağlığını, düzenli beslenmesini, uyku düzenini ve psikolojisini de etkilemektedir. Bu nedenle varsa diş çürüklerinin tespit edildiği ilk andan itibaren en kısa sürede tedavi edilmesi gerekir. Ancak diş hekimi korkusu olan veya iletişim kurulamayan çocukların diş tedavilerini diş koltuğunda yapabilmek her zaman mümkün olmamaktadır. Özellikle küçük yaştaki çocukların tedavi sırasında ani hareketler yapması yaralanma riskleri de oluşturmaktadır. Böyle durumlarda tedavilerinin genel anestezi altında yapılması önerilmektedir.

Genel anestezi altında diş tedavileri ilk dişlerin çıktığı 1 yaşından itibaren her yaşta gerçekleştirilebilmektedir. Tedavi süresi yapılacak olan işlem sayısına göre değişmektedir. Genel anestezi altında, planlanan tüm diş tedavileri tek seansta gerçekleştirilmekte ve bu durum hem aile ve hem de çocuk için büyük bir konfor oluşturmaktadır. Aileler genellikle çocuklarının genel anestezi almasından endişe duymaktadırlar. Özellikle değişecek olan süt dişlerinin tedavisi için böyle bir işleme gerek olmadığını düşünen çok sayıda ebeveyn vardır. Ancak süt dişleri 6 -7 yaşında değişmeye başlar.

Azı dişlerinin değişimi ise, 11 -12 yaşında tamamlanmaktadır. Her bir süt dişi alttan gelecek olan sürekli dişe rehber oluşturmaktadır. Süt dişlerinde oluşan ilerlemiş çürükler ve enfeksiyonlar alttan gelen sürekli dişlere zarar verecek ve oluşan madde kayıpları dişlerin düzgün dizilimine engel oluşturacaktır. Bu yaş dönemine kadar çocukların çürük dişlerle yaşamaları hem genel sağlığı hem de ağız ve diş sağlığı açısından ciddi risk oluşturmaktadırlar. Bu nedenle, diş tedavileri koltukta yapılamayan çocukların tedavilerinin genel anestezi altında yapılması hem çocukların hem de ailelerin hayatını kolaylaştırmaktadır.

Tam teşekkülü hastaneler tercih edilmeli

Günümüzde kullanılan yeni anestezi teknikleri ve ilaçları sayesinde genel anestezi son derece güvenli ve konforlu bir şekilde gerçekleştirilmektedir. Burada önemli olan tedavinin tam teşekküllü hastanelerde ve alanında uzman hekimler tarafından gerçekleştiriliyor olmasıdır.

Diş tedavilerini genel anestezi altında gerçekleştirecek olan diş hekiminin, bu konudaki deneyimi çok önemlidir. Bildiğiniz gibi diş tedavileri özellikle birden fazla işlem yapılması gereken durumlarda uzun sürebilecek tedavilerdir. Alanında deneyimli olan uzman diş hekimleri bu süreyi mümkün olduğunca kısaltmakta, aynı zamanda genel anestezi alımının tekrarının da önüne geçebilmektedir.

Çocuk Ailesinden Ayırılmamalı!!!

Diş tedavilerinin genel anestezi altında yapılmasına karar verilmeden önce çocuğun genel anestezi uzmanı tarafından muayene edilerek anestezi almasında herhangi bir sakınca olup olmadığının kontrol edilir. Çocuğun genel anestezi almasında herhangi bir sakınca bulunmadığı durumlarda işlem günü hastanede ailesiyle birlikte küçük sürprizlerin bulunduğu özel bir odaya alınır. Anne babasının yanında, ağızdan veya fitil şeklinde sedatif ilaçlar verilerek çocuğun öncelikle rahatlaması sağlanır. İlacın etkisiyle hafif uyku haline geçen çocuk, ameliyathaneye alınır. Bu sayede anne babasından ayrıldığını hissetmez, sonrasında da hatırlamaz. Tüm çürük diş ve koruyucu tedavileri pedodontist tarafından tedavi edildikten hemen sonra çocuk genel anestezi uzmanı tarafından uyandırılır. Uygulamanın ardından kısa süre içinde ailesinin yanına getirilen çocuk, gözlerini açtığında yine anne-babasını yanında bulmuş olur. Böylelikle ailesini hep yanında bilen çocuk, sedasyon veya genel anestezi sonrasında normal hayatına çok kolay bir şekilde geçer.

İşlem öncesinde tek yapılması gereken, anne-babaların çocuklarının dişlerini düzenli olarak ve doğru bir yöntemle fırçalamaya başlamalarıdır. Dişetlerinin sağlıklı olması ve fırçalamamaya bağlı olarak dişetlerinde kanama olmaması genel anestezi altında diş tedavilerini yaparken süreyi doğrudan etkilemektedir. Çürük dişlerin tedavilerini gerçekleştirmekte en büyük problem, uzun süre düzenli olarak diş fırçalanmamasına bağlı olarak dişetlerindeki kanamalardır. Dolgu yaparken süreyi doğrudan etkileyen dişeti kanamasının bu şekilde önüne geçilmesi sayesinde diş tedavileri çok daha kolay ve kısa sürede gerçekleştirilmektedir.

İşlem sonrasında çocuklar anne ve babaları ile birlikte 1 -2 saat kadar dinlenme odasında gözetim altında bekletildikten sonra evlerine gönderilir. Okula giden çocuklar ertesi gün rahatlıkla okula gidebilirler. İşlem sonrasında da dikkat edilmesi gereken en önemli şey düzenli olarak ve doğru bir yöntemle diş fırçalamasına devam etmektir. Anne-babaların ise, yaklaşık (7 -8 yaşına kadar) çocuklarının diş fırçalamasında aktif olarak rol oynamaları gerektiği unutulmamalıdır.

Diş Hekimliğinde Sedasyon

Sedasyon Nedir?

Bazı Sedatif etkili, Narkotik Analjezik ve Hipnotize edici ilaçların kombinasyonu ile hasta rahatlatılır ve kısa bir Amnezi (unutkanlık) sağlanarak Lokal Anestezi uygulanmasıyla hastanın diş tedavileri kısa süre içerisinde yapılabilir. Bu uygulama genel anestezi uygulaması değildir, hastane ya da ameliyathane koşullarında değil diş hekimlerinin muayenehanesinde uygulanır. Hasta, hekim tarafından verilen komutları yerine getirebilir. Hasta ile hekim arasında diyalog yaşanabilir. Hekimin verdiği hareket gerektiren komutları (ağız açmak, başını çevirmek, sorulara cevap vermek) hasta bu istekleri kolaylıkla gerçekleştirebilir. İşlem sırasında anestezi uzmanı sürekli olarak hastayı monitörize ederek nabzını ve tansiyonunu takip altında tutar.
Hasta, operasyon sonrasında ilaçların etkisi ile ağız içerisinde yapılan işlemleri, ağrıyı, hoşlanılmayan sesleri, titreşimleri hatırlamamaktadır ve bu sayede psikolojik travmaya da maruz kalmaz. Tedavi esnasında hasta stresi ortadan kalktığı ve istenmeyen refleksler önlenmiş olduğu için, hekim açısından rahat bir çalışma ortamı sağlanır.

Sedasyon işleminden sonra hastanın toparlanma süreci kısa ve rahattır. Bu avantajlar, hastanın daha sonra ki seanslarda diş hekimine gelişini kolaylaştırmaktadır. Bilinçli sedasyon, hem erişkin hastalarda hem de çocuk hastalarda son derece güvenli bir şekilde kullanılabilmektedir. Bilinen hiçbir yan etkisi yoktur. Erişkin hastalarda damar içinden uygulanır. Kullanılacak ilaçların dozu kiloya göre yapılır. Çocuklarda ise oral (şurup), rektal (makattan), intranazal (burundan) uygulama şekilleri mevcuttur. Yapılacak olan işlemin süresine göre ek doz uygulamaları yapılabilir. Tek seansta birçok diş tedavisini gerçekleştirmek mümkündür.

Operasyon Öncesi Anestezi Muayenesi

Hastaların öncelikle yapılacak olan diş tedavileri, ilgili hekimlerle planlandıktan sonra operasyon öncesi anestezi işlemleri için muayeneleri yapılır. Anestezi muayenesinde özellikle hastanın detaylı öz geçmişi (daha önceden geçirdiği ameliyat veya hastalıklar, sürekli kullandığı ilaçlar vb.) öğrenilir ve fiziksel muayenesi yapılır. Gereken tetkikler yapıldıktan sonra ameliyat randevusu oluşturulur.

Sedasyon Uygulanan Hasta Grupları;

  • 4 yaşından küçük çocuklar,
  • Gelişim geriliği olan çocuk veya erişkinler,
  • İleri derecede fobisi (Korku) olan erişkin hastalar,
  • Lokal anestezi altında oluşabilecek stres ve etkileri hissetmek istemeyen hastalar,
  • Bulantı refleksi olan hasta gruplarında.

Ortodontik Tedavi Sırasında Ağız Bakımı

Ortodontik tedavi esnasında ağız hijyenini sağlamak tedavinin devamlılığı ve genel ağız durumunu korumak açısından çok önemli bir konudur. Diş ve dişetlerinin günde en az iki sefer olmakla birlikte, özellikle kahvaltıdan sonra ve gece yatmadan önce dikkatle fırçalanması gereklidir.

Ortodontik tedavi sırasında ağız içerisinde bakterilerin tutunabileceği ve gıdaların birikebileceği yüzey alanında artış meydana gelir, bu sebeple hiçbir bölgede besin artığı ve plak kalmayacak şekilde ağız temizliğini sağlamak oldukça güçtür. Tedavi esnasında dişlerinizi ve takılan tellerin çevresi iyi fırçalanmaz ise, ortodontik materyallerin çevresindeki plak birikimine bağlı olarak diş minesi üzerinde beyaz noktalar, çürük, dişeti problemleri ve ağız kokusu oluşma riski artmaktadır.

Tedavi sonrasında ideal diş dizilimine sahip olan hastalarda yeterli ağız hijyeni sağlanamaz ise diş yüzeylerinde oluşan çürükler ve dişeti problemleri nedeniyle can sıkıcı tablolar meydana gelebilmektedir. Çürük oluşumu gibi geri dönüşümü olmayacak şekilde diş minesine zarar veren durumlarda diş hekimliğinin diğer dallarında tedavi olmak kaçınılmaz olacaktır.
Dişlerin fırçaladığı mekânın aydınlık olması çok önem teşkil etmektedir. Dişler fırçalanırken aynanın karşısında tekrar tekrar dişlere, tellerin arasına ve braketlerin çevresine bakarak fırçalamak, temizlik sırasında hastaya kolaylık sağlayacaktır. Dikkatlice bakılırsa, yemek artıklarını rahatlıkla görmek mümkün olmakta ve dişler ayrıntılı şekilde temizlenebilmektedir.

Ortodontik tedavi gören hastalar, toplam ağız hijyenini 4 aşamada gerçekleştirmelidir.

İlk olarak, ortodontik diş fırçası ile kapsamlı şekilde hekimlerin önerdiği şekilde bütün diş yüzeyleri fırçalanmalıdır,
İkinci aşamada, ara yüz fırçası yardımı ile diş fırçasının ulaşamadığı kalan artıklar uzaklaştırılmalıdır,
Üçüncü aşamada, diş ipi veya tercihen ağız duşu kullanmak suretiyle dişetlerinin altında kalan plaklar temizlenmelidir,
Dördüncü aşamada, flor içerikli ağız gargarası ile ağız temizliği tamamlanmalıdır.

Bu uygulanması gerekli dört basamak birbirinden bağımsız olarak düşünülemez; yapılacak olan her aşama birbirini tamamlamaktadır.

Diş Gıcırdatmanın Çözümü Var Mı?

Diş Gıcırdatmanın Çözümü Var Mı?

Günümüz şartlarında özellikle büyük şehirlerde yaşayan insanların belki de çözüm bulamadığı tek sorun stresle mücadele olabilir. En basit örnekle bir yerden bir yere ulaşma sırasında vaktinde yetişmeye çalışmak bile kişiye stres kaynağı olabilmektedir. Bunun dışında hayat mücadelesi, iş ve özel hayat derken vücutta biriken stres hem sistemik rahatsızlıkları tetikleyebilmekte hem de ağız ve diş sağlığını direkt olarak olumsuz yönde etkilemektedir. Stresin ağız ve diş sağlığı üzerindeki olumsuz etkisi genellikle çene kaslarımızı sürekli olarak kasmak suretiyle dişlerin gıcırdatılması şeklinde karşımıza çıkmaktadır.

Diş gıcırdatmanın en sık yapıldığı durumlar genellikle bir işle uğraşırken odaklanma sonucunda meydana gelmektedir. Bu sırada bilinç açık olduğu için kişi kendisinin bu durumunun farkına varıp çene kaslarını rahatlatabilir. Fakat uyku sırasında bilinç kapalı durumda olduğu için kişi kendine komut gönderemez ve uykuda saatlerce dişlerini gıcırdatarak hem dişlerine hem diş etine ve çene kemiğine hem de çene eklemine zarar verebilmektedir. Çoğu zaman hastalar diş gıcırdattığının farkına bile varmazlar ve her hangi bir sebeple diş hekimine gittiklerinde ağız içindeki bir takım bulgular hekim tarafından fark edilip hastaya aktarıldığında farkındalık yaratılmış olur. Hatta hekim, hastanın ağzı içinde dişlerinin üzerindeki bulgularına bir ayna ile kişinin kendisine göstermeli ilerleyen yıllar içerisinde karşılaşabileceği sorunları bahsetmelidir.

Diş gıcırdatmanın tamamen ortadan kaldırılması mümkün olmasa bile gıcırdatma sırasında dişlere ve çene eklemine gelen kuvvetlerin etkisi azaltılabilir. “Night Guard” yani “Gece Plağı” denen ve kişiye özel üretilen şeffaf plastik aparey hekimin tercihine göre üst ya da alt çeneye gece yatmadan önce takılır ve uyku sırasında ağızda bulunması önerilir. Böylelikle dişlerin birbirine sürtünmesi engellenir ve mevcut aşınma diş yüzeylerinden değil plastik apareyde meydana gelir. Gece plağının ilk haftalarda kullanımı hastalara biraz zor gelse de alışılması uzun süre almamaktadır. Dişlerinde ya da çene ekleminde kronik bir rahatsızlığı olmayan fakat farklı dönemlerde diş sıktığının farkında olan kişilere yapılan gece plağının sadece stresi yoğun zamanlarda takması tavsiye edilir. Fakat ciddi eklem rahatsızlığı olan bireylerde mutlaka hekim talimatlarına uygun olarak gece plağını kullanması gerekmektedir.