main menu

Home About Services Testimonial Contact Probiyotikler Prf Vitaminler

Holistik Diş Hekimliği, geleneksel diş hekimliği yaklaşımının yenilikçi ve tamamlayıcı bir tipi olarak tanımlanmaktadır. Holistik yani Bütünsel diş hekimliği, ağız sağlığını ve genel sağlığı bir bütün olarak kabul eden bir yaklaşımdır.

Günlük hayatımızda dişlerimizin, ağzımızın görevlerinin hatta onların varlığının bile farkında olmayız. Ancak bir şeyler ters gittiğinde, ağrımız olduğunda dişlerimiz aklımıza gelir. Peki dişlerimizin görevi sadece besinleri parçalamak ve bu sayede beslenmemizi sağlamak mı? Dişlerimizde bir ağrımız yoksa o zaman her şey yolunda mı? Veya dişimiz ağrıdığında onu tedavi ettirince yani ağrımız kesilince bütün sorunlar da bitmiş oluyor mu dersiniz?

Holistik diş hekimleri için ağız ortamı sadece yemek ve besinlerin işlendiği bir depo alanı değildir. Ağız ortamı aslında bireyin genel sağlığının bir aynasıdır ve bütünsel yaklaşımı benimseyen diş hekimleri bu prensibe bağlı olarak çalışırlar. Hastalığın sadece belirtilerini değil; ona neden olan ana nedeni ortadan kaldırmak üzere çalışmaktadır.

Hipokrat, ağız sağlığın aynasıdır demiştir. Ağız gerçekten vücut sağlığımızın en önemli göstergesidir. Sağlıklı bir ağız ortamımız varsa sağlıklı bir vücudumuz da vardır. Vücudumuzdaki olumsuz sinyaller ilk önce ağızda kendini gösterir. Dişlerimizin, dilimizin, dişetlerimizin sağlığı, dudak rengimiz, tükürük kıvamımız, tükürük miktarımız, ağız kokumuzun olup olmaması vücut sağlığımızın bir göstergesidir. Vücuttaki her belirti bir uyarıdır ve bir şeylerin ters gittiğine dair bir göstergedir. Ağız sağlığımız genel sağlığımızın bir yansıması olduğu için vücudumuzdaki olumsuz uyarılar ilk önce burada belirti verirler. Bu nedenle kontrolü bu kadar kolay olan ağzımızın verdiği uyarıları kaçırmamak, dikkate almak gerekir. Bu, birçok önemli hastalıkların erken teşhisi için önemlidir.

Holistik Diş Hekimliği hayatın daha sağlıklı ve daha az toksik olması amacıyla doğal element ve yöntemlerden desteğini alır. Bu yaklaşımda geleneksel diş hekimliği yaklaşımlarının yanı sıra sağlıklı beslenme, vücudun fiziksel, mental ve enerji seviyelerinin dengesini de sağlayacak prosedürler göz önünde bulundurulur. Ağız ile tüm vücudun genel sağlığının birbiriyle net bir şekilde ilgili olduğu prensibine bağlı olarak çalışmaktadır. Örneğin Endodontik tedavi yani kök kanal tedavisinde mevcut olan bakteriyel enfeksiyonların; kalp hastalıkları, akciğer, böbrek ve romatizmal ya da bazı mental rahatsızlıkların gelişimine neden olabildiği ile ilgili birçok araştırmalar yapılmaktadır.

Holistik diş hekimliği aslında yeni bir yaklaşım değildir. 1800’lü yıllardan beri var olan eski bir yaklaşımdır. İlk olarak 1850 yılında Ulusal Diş Hekimliği Birliği tarafından dolgu materyali olarak kullanılan amalgam dolguların zararlı etkileri tanımlanmıştır. Bunun üzerine bu organizasyon ve birçok ülkede amalgamın restoratif materyal olarak kullanımı yasaklamıştır. Ancak bunun yanında ülkemizde ve birçok başka ülkede amalgam dolgular neredeyse tek restoratif materyal seçeneği olarak uzun yıllar uygulanmıştır.

DİŞ HEKİMLİĞİNDE AMALGAM

Diş hekimliği tarihinde dolgu materyalleri içerisinde amalgam kullanımının tehlikelerini belgeleyen ilk rapor 1841 tarihine kadar uzanmaktadır. Ancak uzun yıllar neredeyse tek dolgu malzemesi olarak kullanılmıştır. Amalgam dolgunun içinde %70 gümüş, %20 kalay, bir miktar bakır ve çinko, bağlayıcı olarak da civa vardır. Gümüş oranı fazla olduğu için halk arasında çoğu zaman gümüş dolgu adıyla da bilinir. Bu maddelerin hepsi ağır metaller olup insan sağlığını tehdit ederler. Özellikle civa, insan sağlığı için çok zararlı bir maddedir. Fiziksel olarak temas etmek ve civa buharını solumak insan sağlığında kalıcı hasarlar oluşturur. Ciddi miktarda alınan civaya bağlı zehirlenmelerde ölüm riski çok yüksektir.

Amalgam dolgular %45-55 oranında civa elementi içerirler. Vücutta birikme özelliği olan civa, zehirli olduğu için halk sağlığı açısından cddi bir tehdit unsuru oluşturur. Amalgam dolgulardan civa salınımı sürekli olarak devam eder ve bu salınım, yapılan dolgunun sayısı, çiğneme, diş gıcırdatma ve sıcak sıvı tüketimi gibi etkenler ile artış gösterir. Civa salınımı, amalgam dolgunun yerleştirilmesi sırasında olduğu gibi amalgam dolgunun sökümü sırasında da olur.

 

Amalgam dolgular bu kadar zararlı ise “neden tüm dünyada milyonlarca insana yıllarca uygulandı?“ Bu kadar tehlikeli bir madde olan civa, ağız gibi bir ortama neden sokuluyor? Ağzımızda bulanan bu dolguları bir an ince söktürmek gerekir mi?

 

Amalgam dolguların uygulandığı dönemlerde maalesef başka bir restorasyon alternatifleri yoktu. Ayrıca uygulamasının kolay olması ve yapılan dolgunun ömrünün uzun olması nedeniyle çok uzun yıllar uygulandı. Amalgam dolgular uzun yıllar bütünlüğünü koruyabilen ancak uygulandığı dişlerde sıklıkla kırıklara yol açabilen dolgulardır. Son yıllarda yapılan araştırmalarda, bazı metabolik hastalıkların nedeni olarak gösterilmesi nedeniyle de zararları çok daha net olarak ortaya çıkmıştır. Civanın bir klinikte bulundurulması bile şu an çok tehlikeli sınıfa alındı. Bu nedenle günümüzde amalgam dolgulardan tamamen vazgeçildi.

Holistik Diş Hekimleri, çürük dişlerin tedavilerinde bu tip dolguların kullanımını kesinlikle önermezler ve uygulamazlar. Buradaki kritik ve önemli konu, amalgam dolguların sökümü ve değişimidir. Günümüzde Amalgam dolguların civa içeriğinden dolayı ağızda kalıp kalmamaları ile ilgili tartışmalar vardır. Bilim insanları bu konuda hemfikir olmasalar da her gün binlerce Amalgam dolgu ağızdan sökülmektedir. Araştırmalar, Amalgam dolgu sökümü sırasında ciddi bir civa buharı oluştuğunu ve oluşan bu civa buharının hem hastaya hem de hekime ve yardımcı personele zarar verdiğini göstermektedir.
Bu nedenle Amalgam sökümü sırasında mutlaka “güvenli amalgam dolgu söküm protokolü”nün uygulanması gerekir. Bu protokolün uygulanabilmesi için hekimin konu ile ilgili eğitim almış olması çok önemlidir. Güvenli amalgam sökümü IAOMT (International Academy of Oral Medicine & Toxicology) tarafından belirlenen kurallara uygun olarak yapılmalıdır. Ancak bu kurallara uygun çalışan ve yine IAOMT tarafından bildirilen gerekli ekipmanlara sahip bir klinikte Amalgam söküm işlemi hasta, hekim ve yardımcı personel zarar görmeden yapılabilmektedir. Ayrıca bu işlemleri güvenli bir ortamda yapabilmek için uygulayacak olan diş hekiminin Amerikan serifikası SMART (Safe Mercury Amalgam Removal Technique) sertifikasına sahip olması gerekir. Eğitim kursunu tamamlayan diş hekimleri SMART sertifikasına sahip olup hastalarına mümkün olan en güvenli şekilde amalgam sökümü prosedürünü uygulayabilirler. Belirli kuralları olan SMART prosedürü aşağıdaki aşamalardan oluşmaktadır:

  • Diş hekimi ünitesi yani koltuğu içerisinde bir amalgam ayırıcı, civa atığını toplamak için uygun şekilde kurulmalı, kullanılmalı ve bakımı yapılmalıdır. Amalgam ayırıcı sayesinde, diş hekimi muayenehanesinden atık suya civa karışımı önlenmiş olur.

  • Civa içerikli dolguların sökümünün yapılacağı her odada, oluşan civa buharını ve amalgam partiküllerini uzaklaştıran yüksek hacimli bir hava filtreleme sistemi bulunmalıdır.

  • Havadaki civa konsantrasyonunu azaltmak için pencereler mutlaka açık olmalıdır.

  • Diş hekimi, diş hekimi personeli ve hasta koruyucu gözlük, özel maske takmalı ve önlük giymelidir.

  • Diş hekimi ve odadaki tüm diş hekimliği personeli Lateks olmayan nitril eldiven kullanmalı, yüz siperliği takmalıdır.

  • Hastanın cildini ve giysilerini korumak amacıyla tüm vücudu su geçirmez bir örtü ile örtülmeli, tam bir baş, yüz, boyun bariyeri kullanılmalıdır.

  • Açığa çıkan civa buharı nedeniyle oksijen maskesi kullanılmalıdır.

  • Hastanın işlem sırasında herhangi bir civa buharı veya amalgam partikülünü solumaması için nazal kanül kullanılır ve hastanın işlem süresince oksijen alması sağlanır.

  • Lateks olmayan nitril materyalden yapılmış bir lastik örtü, hastanın ağzına yerleştirilmeli ve sadece işlem yapılacak olan diş açıkta kalacak şekilde ağız ortamı kapatılmalıdır.

  • Hastanın civa salınımına maruz kalma riskini azaltmak için lastik örtü altına güçlü bir tükürük emici yerleştirilmelidir.

  • Amalgam dolgunun sökümü sırasında, diş hekimi dış ortama civa maruziyetini azaltmak için operasyon alanına yakın alanda oral aerosol vakum kullanmalıdır.

  • Söküm işlemi tamamlandıktan sonra, hasta ağzını su ile ardından aktif karbon içeren bir gargara ile çalkalamalıdır.

  • Diş hekimi, civa ile kontamine olmuş bileşenlerin, giysilerin, ekipmanların, oda yüzeylerinin ve zeminin uygun şekilde kullanılması, temizlenmesi ve / veya atılmasıyla ilgili tüm düzenlemelere uymalıdır.

 

Dentway Ağız ve Diş Sağlığı Klinikleri, IAOMT tarafından belirtilen tüm ekipman ve gerekliliklere sahiptir. Ayrıca bu işlemleri güvenli bir ortamda yapabilmek için mutlaka gerekli olan Amerikan sertifikası SMART (Safe Mercury Amalgam Removal Technique) kliniklerimizce alınmıştır. Amacımız bu işlemleri öncelikle hastalarımıza, personelimize ve kendimize zarar vermeden yapabilmektir. Amalgam dolgu bulunan dişinizde bir kırık veya yeni bir çürük meydana geldiğinde ve dolgunun yenilenmesi hekiminiz tarafından size önerildiğinde Amalgam Dolgu söküm işleminizi kliniklerimizde dünya standardına uygun bir şeklide yaptırabilirsiniz. Dolgu söküm işleminiz gerçekleştikten sonra dişinizdeki madde kaybına göre uygun tedavi yöntemi (Porselen Dolgu, Kompozit Dolgu, Porselen Kuron Kaplama vb) belirlenerek Uzman hekimlerimiz tarafından uygulanır. Dilerseniz güvenli bir şekilde Amalgam Dolgu söküm işleminiz yapıldıktan sonra geçici restorasyon ile dişiniz kapatılır ve kendi hekiminize de gerekli olan tedavinizi yaptırabilirsiniz.

Amalgam Dolgularda Neden Civa Kullanılır?

Amalgam dolgunun yaklaşık yarısı sıvı civadır ve diğer yarısı toz halindeki gümüş, kalay ve bakır alaşımından oluşmaktadır. Civa, amalgam dolgulardaki alaşım parçacıklarını güçlü ve dayanıklı bir dolgu halinde birbirine bağlamak için kullanılır.

Amalgamdaki Civa, Bazı Balık Türlerindeki Civa ile Aynı mıdır?

Hayır, aynı değildir. Civanın birkaç farklı kimyasal formu vardır: elemental civa, inorganik civa ve metil civa. Amalgamdaki civa formu, civa buharını açığa çıkaran elemental civadır. Balıklarda bulunan civa ise bir tür organik civa olan metil civadır. Civa buharı esas olarak akciğerler tarafından emilir. Metil civa ise esas olarak sindirim sistemi yoluyla emilir. Vücut, bu civa biçimlerini farklı şekilde işler; civa buharı ve metil civa için farklı tolerans seviyelerine sahiptir.

Amalgam Dolguları Söktürmeli miyim?

Amalgam dolgularınız iyi durumdaysa, pürüzsüz bir cilaya sahipse ve dolgunun altında çürüme yoksa, FDA (U.S. Food & Drugs Administration), amalgam dolguların sökümünü veya değiştirilmesini önermez. Amalgam dolgular dahil olmak üzere herhangi bir diş restorasyonunun dayanıklılığı dolgu malzemesi dışında birçok faktöre bağlıdır. Dişlerin ve dolguların mümkün olduğu kadar uzun süre dayanmasına yardımcı olmak için sağlıklı bir beslenme ve uygun ağız hijyenine sahip olunmalı; ayrıca düzenli bir diş hekimi kontrolü yapılmalıdır.

Sağlam amalgam dolguların sökülmesi, sağlıklı diş yapısında gereksiz madde kaybına neden olur ve sizi sökülme işlemi sırasında açığa çıkan civa buharına maruz bırakır. Hamile, emziren anneler ve çocuklar gibi hassas gruplar da dahil olmak üzere herhangi bir bireydeki cilalı yüzeyi bozulmamış amalgam dolgular, bir sağlık uzmanı tarafından tıbbi olarak gerekli görülmedikçe çıkarılmamalıdır. Bir sağlık sorununuz varsa özellikle cıva veya nörolojik ya da böbrek hastalığına karşı hassasiyet, alerji gibi durumlarda ağzınızda çok sayıda amalgam dolgu bulunuyorsa diş hekiminize ve doktorunuza danışmalısınız. Alzheimer, Parkinson veya nörolojik bir takım rahatsızlık riski olan bireylerin ağzında amalgam dolgu olması önerilmemektedir.

 

Amalgam Dolgu Açısından Yüksek Risk Gösteren Kişiler Kimlerd

  • Hamileler

  • Hamilelik planlayan kişiler

  • Emzirme dönemindeki anneler

  • Özellikle altı yaşından küçük çocuklar

  • Nörolojik hastalık geçirmiş kişiler

  • Böbrek fonksiyonlarında bozukluk olan kişiler

  • Civa veya amalgamın diğer bileşenlerine (gümüş, bakır, kalay) karşı bilinen yüksek duyarlılığı (alerjisi) olan kişiler

Diş Amalgamından Civa Zehirlenmesi Belirtilerini Anlamak

Semptomların çok çeşitli olmasının nedeni vücuda alınan civanın hemen hemen her organda birikebilmesidir. Amalgam dolgulardan açığa çıkan civa buharının yaklaşık %80'i akciğerler tarafından emilir ve vücudun geri kalanına özellikle beyin, böbrek, karaciğer, akciğer ve gastrointestinal sisteme geçer. Civanın vücuttaki yarılanma ömrü, biriktiği organa bağlı olarak değişir. Örneğin beyinde biriken civanın yarılanma ömrü birkaç on yıla kadar çıkabilir.

Civa maruziyetinin toksik etkileri kişiye göre değişir ve tek bir semptomla kendini gösterebildiği gibi birkaçının birleşimi olarak da ortaya çıkabilir. Oluşan toksik etkiler diğer sağlık koşullarının varlığı, ağızdaki amalgam dolguların sayısı, cinsiyet, genetik yatkınlık, diş plağı varlığı, süt, alkol veya balık tüketimi ile değişiklik gösterir. Civa maruziyeti ile ortaya çıkan etkilerin gözlenmesi ise yıllar sürebilir.

Amalgam Dolgu Yerine Uygulanabilecek Alternatif Materyaller Nelerdir?

Geçmişte kompozit dolgulara göre amalgam dolguların daha dayanıklı oldukları savunuluyordu. Ancak bu konuda yapılan çok sayıdaki çalışmalarda, kompozit restorasyonların amalgam dolgulara göre çok daha iyi bir klinik performans gösterdikleri ve aynı zamanda çok daha uzun ömürlü oldukları gösterilmiştir. Amalgama alternatif olarak kullanılan diğer materyal ise seramiktir. Kompozit veya seramik restorasyon seçimi, dişin sahip olduğu sağlıklı madde miktarına göre değişiklik gösterir. Az madde kayıplarında kompozit restorasyonlar kullanılabilirken; fazla yüzey kaybı yaşanan dişlerde inley-onley seramik restorasyon uygulamaları tercih edilmektedir. Seramik dolgular, dişi güçlendirirken renkleşmeye neden olmazlar ve çok daha uzun ömürlü uygulamalardır.

Amalgam tükürükle girdiği reaksiyon sonucu çeşitli iyonlar çıkarır, zamanla korozyona uğrar ve çoğu zaman bu dolgular altında çürük başlangıçları bulunur. Kompozit dolgular ise diş rengindedirler ve biyouyumludurlar. Özellikle seramik dolgular, bozulmayan cilalı yüzeyleri sayesinde dişi yeni çürük oluşumuna karşı da çok iyi koruyabilmektedirler.

SERAMİK İMPLANT NEDİR?

Tedavisi mümkün olmayan dişler her zaman ağrı ile kendilerini belli etmeyebilirler. Ancak vücudun genelinde kronik enflamasyona yani iltihaplanmaya neden olabilirler. Böyle durumlarda bazen tek çözüm, dişi çekmektir. Eksik dişler sadece çiğneme ve konuşma fonksiyonlarını olumsuz olarak etkilemekle kalmaz, aynı zamanda estetik olarak da sıkıntılara neden olurlar. Diş implantları, çene kemiğine vidalanan ve günümüzde eksik dişlerin tedavisinde en çok tercih edilen tedavi yöntemidir.

1960'lardan bu yana implantlar, çene kemiği ile biyouyumlu bir metal olan titanyumdan yapılmıştır. Ancak günümüz tıp ve diş hekimliği tedavi yaklaşımlarında metallerden uzaklaşıp alternatif malzemelere doğru hareket ettikçe, Zirkonyum dioksit diş implantları en ideal seçenek haline gelmektedir.

Holistik yani bütünsel diş hekimliğinde de günümüz teknolojisi ile Zirkonyum dioksit implantlar, daha çok tercih edilmektedir. Zirkonyum dioksit veya zirkonyum diş implantları olarak bilinen Seramik Diş İmplantları, çok yeni uygulamalardır. Tıpkı titanyum implantlarda olduğu gibi, implant malzemesi olarak zirkonyumun kullanımı diş hekimliğinden çok daha önce tıp alanında başlandı. Zirkonyum, ortopedi ve diğer tıp alanlarında 20 yılı aşkın bir süredir başarı ile kullanılmaktadır.

.

Seramik implantlar, diş rengindedirler ve en çok da bu nedenle "Beyaz implantlar" olarak adlandırılırlar. Metal içermezler ve doku uyumludurlar. Yüksek oranda biyo-uyumlu olmakla birlikte bir titanyum metal implantın sunduğu tüm avantajları sunarlar. Korozyona dirençlidirler. Kırılma ve ısıya karşı olan direnci o kadar iyidir ki; uzay gemisi yapımında da yaygın olarak kullanılmaktadırlar.

Seramik İmlantlar günümüzde artık titanyum diş implantlarına alternatif olarak kullanılmaktadırlar.

Seramik İmplantların, uzun yıllardır güvenle kullanılan ve kullanılmaya devam eden Titanyum implantalara göre sağladığı en önemli avantaj nedir?

Titanyum implantlar, implant materyalleri içerisinde en yüksek başarı oranına sahip materyallerdir. Ancak son yıllarda yapılan çalışmalarca gösterilen en belirgin dezavantajları, titanyum oksit parçacıklarının zamanla bozularak yumuşak dokuya, kemiğe ve kan dolaşımına dağılmasıdır. İnsanların vücutlarında titanyuma karşı farklı hassasiyet seviyeleri vardır. Vücuttaki titanyum oksit kontaminasyonu birçok sağlık sorununa neden olabilir; bazı insanların metale karşı olan duyarlılığı o kadar yüksek düzeydedir ki; vücutlarının implantı reddetmesine neden olabilir. Titanyum implantların bir diğer dezavantajı da özellikle ön bölgede yapılan implant uygulamalarında, bazen implantın gri renginin dişetinden yansıma yaptığının görülmesi olarak gösterilmektedir.

 

Seramik İmplant Nelerden Yapılır? Hangi bileşenleri içerir?

ZİRKONYUM DİOKSİT

Zirkonyum (Zr), kimyasal bir elementtir. Atom numarası 40, atom ağırlığı 91,22’dir. Periyodik tabloda metaller grubu içerisinde yer alır. Gri beyaz renkli bir metal olup doğada serbest metal olarak bulunmaz. Zirkonyum Dioksit, seramikler sınıfına girmektedir. Günlük hayattan basit bir örnek vermek gerekirse sodyum tek başına bir metaldir ancak tuz değildir.

Zirkonyum dioksit (ZrO2) mühendislik malzemelerinde kullanılan renksiz, inorganik bir bileşimdir. Sahip oldukları yüksek dayanım ve kırılma tokluğu, yüksek aşınma dayanımı ve kimyasal dayanım, düşük ısı iletkenliği, refrakter özellik ve biyoinertlik gibi özellikleri nedeniyle oksit seramikler arasında eşsiz bir yere sahiptir.

Bu implantlar Seramik İmplantlar olarak da Zirkonyum Dioksit İmplantlar olarak da adlandırılmaktadırlar.

 

Peki Zirkonyum Dioksit, Seramikten farklı mıdır?

Seramiklerin çeşitli sınıflandırılmaları vardır. Dental implantlarda kullanılan seramik, teknik seramikler sınıfına girmektedir. Teknik seramikler en genel ifade ile şöyle tanımlanır: çok özel optik, elektrik, manyetik, mekanik ve termal özelliklere sahip özel uygulama alanları olan seramik malzemelerdir. Teknik seramikler literatürde kullanım yerlerine ve/veya özelliklerine göre değişik isimler almaktadırlar:

  • Silikat seramikler

  • Oksit seramikler

  • Oksit olmayan seramikler olarak sınıflandırılır.

Zirkonyum implantlarda kullanılan zirkonyum oksit, oksit seramikler sınıfına girer.

 

OKSİT SERAMİKLER: Tek metal oksitten oluşan, tek fazlı veya karışım oksitlerden oluşan çok fazlı seramik malzemelerdir. Çok az veya hiç camsı faz içermez. Yüksek saflıkta sentetik hammaddeler kullanılır. Yüksek sıcaklıklarda sinterlenir ve homojen bir mikro yapıya sahiptir.

 

Dentway Diş Klinikleri olarak seramik implantlarda ZERAMEX® markasını tercih ediyoruz. ZERAMEX® seramik implant, sıcak izostatik presleme ile üretilen sert zirkonyum oksit ATZ boşluklarından üretilmiştir. ATZ, alumina ile sertleştirilmiş zirkonyum oksiti ifade eder.

 

SERAMİK İMPLANTLARIN DİĞER İMPLANTLARDAN FARKI NEDİR?

Seramik implantlar, içlerinde metal bulunmayan doku dostu dental implantlardır. Seramik implantlara karşı alerjik reaksiyon oluşmaz ve sıcaklığa duyarlılık bulunmaz. Diş rengine benzer bir görünüme sahip olduklarından dolayı, seramik implantların diğer implantlara göre estetik bir avantajı da vardır. Seramik implantlar, düşük plak retansiyonu gösterir ve ince diş eti biyotipine sahip kişilerde, diğer implantlar gibi gri yansıma yapmazlar. Bu sayede özellikle ön bölge implant uygulamalarında büyük avantaj sağlamaktadırlar. Seramik implantlar, aşınmazlar ve ağız tadı üzerinde de herhangi bir olumsuz etki yapmazlar.

 

NEDEN SERAMİK İMPLANT ? AVANTAJLARI / DEZAVANTAJLARI NELERDİR?

SAĞLIK

Seramik İmplantların en önemli avantajları, metal içermemeleridir. Bu sayede metal içerikli implantların aksine vücutta herhangi bir alerjik reaksiyon oluşturmazlar.

 

ESTETİK

Seramik implantlar diş renginde (beyaz) oldukları için ince biyotipe sahip kişilerin dişetlerinde ve ileride oluşabilecek dişeti çekilmelerinde herhangi bir estetik problem oluşturmazlar. Yani metal destekli implantlarda bazen karşılaşabildiğimiz dişetinden gri yansıma olması, seramik implantlarda oluşmaz. Bu da özellikle ön bölge implant uygulamalarında büyük avantaj sağlamaktadır.

 

BİYO-UYUMLULUK

Osseointegrasyon, yabancı bir materyalin çene kemiği ile kalıcı olarak bütünleşmesi sürecidir. Seramik implantlarda kullanılan materyal olan zirkonyum oksit, kemikle tamamen kaynaşarak bulunduğu dokuya zarar vermeyen, biyo-uyumlu bir materyal olduğunu kanıtlamıştır. Metalin zamanla yarattığı korozyona neden olmazlar.

 

DAYANIKLILIK

Seramik implantların, biyouyumlu diğer bileşeni olan Zirkonyum ile dayanıklılıkları artırılmıştır.

 

ALERJİ

Seramik implantların en büyük avantajı hipoalerjenik olmalarıdır. Titanyum implantlar yerleştirildikten yıllar sonra metal allerjisi olan kişilerde düşük bir ihtimal de olsa kaşıntı, kızarıklık ve iltihaplanma gibi alerjiye işaret eden belirtiler gösterebilmektedir.  Şimdiye kadar, zirkonyum oksite karşı hiçbir ters bağışıklık tepkisi bildirilmemiştir.

Seramik implantlar, metale karşı duyarlılığı olan herkes için ideal bir çözümdür.

 

Seramik İmplant Kimler İçin Uygun Değildir?

Dental implantlar minör cerrahi operasyonlarıdır. Minör cerrahi operasyona uygun olmayan, kontrol dışı sistemik hastalığı olan bazı kişiler için seramik implant uygulamaları da uygun değildir. Örneğin, doktor kontrolünde olmayan diyabet, doktor kontrolünde olmayan hipertansiyon, çene kemiğinde nekroza sebebiyet veren kemik ilacı kullanan kişiler için uygun değildir.

 

Seramik İmplant Operasyon Süreci Nasıldır?

Seramik implant operasyon sürecinin normal implant operasyon sürecinden hiçbir farkı yoktur. Steril ortamda uygulanır. Uygulanacak olan bölgeye lokal anestezi yapılır. İmplant yerleştirilir. İmplantın kemiğe kaynama süresi yaklaşık 6 haftadır. Ardından üzerine estetik kuron kaplaması yapılır.

 

Seramik İmplant Operasyonları Acılı Mıdır?

Seramik implant operasyonundan önce uygulanacak bölge lokal anestezi ile uyuşturulur. Kişi işlem sırasında hiçbir ağrı hissetmez. İşlemden sonra doktorun reçete ettiği ilaçları düzenli olarak kullanması gerekir.

 

Operasyon Öncesi / Sonrası Dikkat Edilmesi Gerekenler

Lokal anestezi uygulanacağı için operasyon öncesinde kişinin tok gelmesi önerilir. Kullandığı ilaçları, var olan hastalıklarını diş hekimiyle önceden paylaşması çok önemlidir. Böyle bir durumda gerekirse diş hekimi, hastasını takip eden doktoruyla iletişime geçer ve operasyona uygunluk açısından değerlendirir.

Operasyon sonrasında buz uygulanması çok büyük önem taşımaktadır. Anestezi etkisi tamamen geçmeden herhangi bir şey yenilmemelidir. Operasyonun yapıldığı gün, çok sıcak ve baharatlı yiyeceklerden kaçınılmalıdır. Operasyondan sonra 24 saat boyunca tükürme ve çalkama yapılmamalıdır. Diş hekiminin operasyon sonrasında yazdığı reçetedeki ilaçların söylendiği düzende kullanılması tedavi başarısını artıracaktır.

 

Komplikasyon / Yan etki İhtimali Nedir? (Koku yapar mı?)

Her cerrahi operasyonda komplikasyon ihtimalleri mevcuttur. Seramik implant uygulamalarında bu komplikasyon ihtimali artmaz. Ancak metalin neden olabileceği alerji ve dokuya uyumsuzluk göstermesi gibi yan etkilerin oranları seramik implantlar için çok daha düşüktür.

Doğru teknikle yapılan Seramik implant uygulamalarının hiçbir şekilde koku yapması beklenmez.

 

Seramik İmplantlarda Markanın Önemi Var Mıdır?

Her implantta olduğu gibi seramik implantlarda da marka ve üretildiği ülke önemlidir.  Implantın içeriğindeki malzemelerin kalitesinin sertifikalı olması, tedavideki başarı faktörünü artıran önemli etkenlerdendir. Ayrıca implant sonrası üzerine yapılacak kaplamanın başarısı için ara parçası ve bu ara parçanın alternatif seçeneklerini markanın sunabilme gerekliliği vardır. Bu nedenle bu standartlara uygun markalar tercih edilmelidir.

 

Seramik İmplantların Bakımı

Diş implantları doğru yerleştirildiğinde ve uygun şekilde bakıldığında ömür boyu kullanılmaktadır. Bununla birlikte, implantların bakımı yapılmadığında mukozit ve peri-implantit gibi periodontal hastalıklar (dişeti hastalıkları) ortaya çıkabilir ve bu durum uzun dönemde kemik kaybına dolayısıyla da implantınızın kaybına neden olabilir. İmplantınızın diş eti dokunuzla buluşma şekli doğal dişlerden farklı olduğu için diş etlerinin ve kemiğin sağlıklı kalması için özel bakım gerekir.

 

Düzenli profesyonel temizlik önemlidir.

 

Dental implantın uzun dönem ağızda kalma başarısı için evde yapılan fırçalama ve ip kullanımının yanı sıra yılda 2-3 kez profesyonel temizlik önerilmektedir.

 

İmplantlarınızın evde bakımı da önemlidir.

 

Düzenli fırçalama ve günlük diş ipi kullanımı, ev bakımının önemli bir parçasıdır. Erişilmesi daha zor alanların etrafını temizlemek için küçük diş fırçaları kullanılması da önerilir. Size uygun bakım önerilerini diş hekiminizden almayı unutmayın.

 

İmplant sistemleri

 

ZERAMEX XT 

 

Reversible vidalı ve %100 metal içermeyen implant

Zeramex XT iç bağlantısı sayesinde yüksek protez esnekliği sağlar.

 

Zeramex XT Protetik

Tek diş ve köprü restorasyonları

Zeramex XT, reversible yivli bağlantısı ve seramik abutmentları ile yüksek esneklik sağlar.

Zeramex XT’nin yalın tasarımı bile seçim yapabileceğimiz birçok seçenek sunar.

  • Optimize edilmiş çeşitli plastikler ve zirkonyum dioksitten yapılmış monolitik kuron ve köprüler
  • Zirkonyum dioksit üzerine tabakalama veya presleme ile yapılan tüm seramik kuron ve köprüler

Farklı omuz genişlikleri ve açılarına sahip olması sayesinde, %100 metal içermeyen bireysel diş restorasyonlarında doğru abutment seçimini mümkün kılar.

Yumuşak Doku Yönetimi

ZERAMEX® iyileştirme başlığı, gingiva former ve geçici abutment, iyileşme aşamasından sonra periimplant yumuşak dokuda istenen şekli elde etmeye yardımcı olur. İki farklı yükseklikte gingiva former bulunmaktadır. PEEK’ten yapılan geçici abutment, kişisel geçici restorasyon yapımında kullanılır.


 

ZERAMEX XT Bağlantısı

Çapraz şekilli dört retantif element, implant yerleştirilirken uygun tork iletimini sağlar ve kemikte oluşabilecek stresleri engeller.

 

Daha fazla hassasiyet için dört uç

Dört uçlu özel geometrisi ile abutmentın yüksek hassasiyette hızlı ve kolay bir şekilde yerleştirilmesi ve konumlandırılması sağlanır.


  

 

Vicarbo teknolojisi

Bağlantının kalbi VICARBO vidadır.

Çalışma prensibi implanttaki abutmentı sabitleyen vidaya benzer. Son derece sert olan seramik, yüksek rijitlikte karbon fiber parça ile birleştirilmiştir. Seramik basınç kuvvetlerini absorbe ederken VICARBO ® vidası germe kuvvetlerine karşı koyar.


 
 

 

ZERAMEX® Cerrahisi

İki parçalı, reversible yivli Zeramex XT implantı, Zeramex seramik implantlar ailesinin en yeni üyesidir.

ZERAMEX® XT seramik implant 1,6 mm suprakrestal olarak (isteğe bağlı olarak 0,6 mm'ye kadar) yerleştirilir ve mükemmel protez esnekliği sunar. İmplant yivleri, yüksek primer stabilite sağlamak için geliştirilmiştir. İmplantın ucundaki kemik talaşları implantın yerleştirilmesini kolaylaştırır.

ZERAMEX® XT seramik implant, sıcak izostatik presleme ile üretilen sert zirkonyum dioksit ATZ boşluklarından üretilmiştir. İmplantın iç ve dış geometrisinin son şekillendirilmesinden sonra ısıl işlem (sinterleme) veya son işlem gerçekleşmez. Bu sayede yüksek hassasiyet elde edilir ve malzemenin yapısında değişiklik olmaz. Ortaya çıkan ürünün yapım süreci karmaşık olduğu için yüksek tecrübe ve bilgi birikimi gerektirir.
  

YÜZEY

ZERAFIL ™ yüzeyi, dental implantın net bir şekilde osseointegrasyonunu sağlayan mikro yapılı bir implant yüzeyidir. ZERAFIL ™ yüzeyli ZERAMEX® seramik implantların başarı oranı, sisteme bağlı olarak yüzde 96.7 ile 98.5 arasındadır ve optimum yüzey yapısı sayesinde osseointegrasyona kesinlik sağlar. Hidrofilik implant yüzeyi ZERAFIL ™ kumlanır ve asitlenir, böylece osteoblastlar doğrudan implanta doğru büyüyebilir ve implant yüzeyine sıkı bir şekilde yapışır.

 

HASTALARA YÖNELİK

 

NEDEN DENTAL İMPLANTLAR?

İmplantlar, üstüne yapılacak protezler için sağlam tutuş sağlayan diş kökü görevi görür.

Estetik

KALICI OLARAK GÜVENLİ, KALICI OLARAK GÜZEL

Diş implantı, çevresindeki kemiğe sıkıca tutunan yapay bir diş köküdür. İmplant, iyileşme için gerekli sürenin ardından üzerine daimi kuron veya köprünün yerleştirildiği bir yapıdır. Tüm dişleriniz eksik olsa bile, implantlar kuron-köprü veya çıkarılabilir protezler için tutucu görevi görür. Sistem, dişlerin fonksiyonel ve estetik olarak restore edilmesini sağlar. Bu durum ise hasta olarak sizin için korkmadan çiğnemek ve bilinçsizce gülümsemek demektir. Genel olarak implantlar, restorasyon için stabil bir Zemin sağlar ve kemik kaybını engeller. Bunlara ek olarak, seramiğin doğal beyaz tonu, kusuruz estetik elde etmek için mükemmel bir temel oluşturur. Gri renk yansıması ve implantın karanlık çekirdeğinin görünme riski yoktur.

 

 

Protez

TEK DİŞ EKSİKLİĞİNDE

Başlangıçta boşluk açıkça görülür, kemikler ve diş etleri sağlıklıdır.

Yapay diş kökü (implant) çene kemiğine yerleştirilir ve iyileşme gerçekleşir.

Abutment daha sonra güvenli bir şekilde implanta bağlanır ve üstüne kuron yerleştirilir. Boşluk kapatılır ve fonksiyon geri kazandırılır. Seramik kuron ve metal içermeyen implant ile estetik açıdan başarılı bir sonuç elde edilir.


 

FAZLA DİŞ EKSİKLİĞİNDE

Birden fazla diş eksikse ve boşluk büyükse, diş implantları köprü görevini üstlenebilir. Birkaç implant ile güvenli bir tutuş sağlar. Geleneksel köprülerde olduğu gibi dişlerinizin kesilmesi gerekmez ve böylece doğal dişleriniz korunur.

İmplant sayesinde eksik dişlerin bulunduğu bölgeye tekrar diş kazandırılır. Bu sayede kemik ve diş eti sağlığı tamamen korunmuş olur.

Yapay diş kökleri (implantlar) kendiliğinden iyileşebilen çene kemiğine yerleştirilir.

Abutmentler implantlara güvenli bir şekilde bağlanır ve üstüne köprüler yerleştirilir. Boşluk kapatılır ve dişlerin fonksiyonu geri kazanılır.

Diş destekli bir köprünün aksine, komşu dişler kesilmeden sağlıklı bir şekilde korunmuş olur.

 

 

 

TAM DİŞ EKSİKLİĞİNDE

Tam diş eksikliklerinde genellikle Hareketli protez restorasyonları planlanır.

Tamamen diş kaybı olsa bile, diş implantları hareketli protezler için güvenilir ve cezbedici bir çözüm sunar. Her durumda, hareketli protezin kullanım rahatlığı büyük oranda artar ve hasta korkmadan ısırma fonksiyonunu yerine getirebilir.

Tam diş eksikliklerinde hareketli protez kullanımı zorunlu değildir. Hasta isterse, uygun sayıda implant uygulamaları sayesinde sabit protez de planlanabilir. Eksik dişler tamamlanır. Kemik ve diş eti sağlığı tamamen korunur.

Yapay diş kökleri (implantlar) kendiliğinden iyileşen çene kemiğine yerleştirilir.

Abutmentler implantlara güvenli bir şekilde bağlanır. Hareketli protezler abutmentların üstüne yerleştirilir. Diş arkı tamamlanır ve fonksiyon geri kazandırılır.

 

NEDEN ZERAMEX®

 

METAL İÇERMEYEN & KOROZYONA KARŞI DİRENÇLİ

  ZERAMEX® seramik implantlar size güvenilirlik sunar: Yüksek    biyo-uyumluluk ve korozyon direnci sayesinde kullanılan zirkonyum dioksit seramiğin uzun vadede stabil kalmasını sağlar.

Ayrıca, seramik implantlar ağız bakterileri veya diğer dental materyaller ile temastan etkilenmez. Bunun yanı sıra seramik    implantların plağa tutunma kapasiteleri düşüktür. Zararlı plak, titanyum implantlara göre daha   az yüzey tutunmasına sahiptir. Bu durum, implant çevresinde iltihaplanma riskini önemli ölçüde azaltır.

 

SERAMİK DİŞ ETİNİ SEVER

  Seramiğin biyouyumluluğu, implant çevresindeki diş etlerine doğal kan akışına izin verir.

Titanyum implantlarda ise komşu diş etlerine kan akışı, doğal dişe göre neredeyse %20 daha azdır. Bunun yanı sıra seramik implantlar çenede meydana gelebilecek kemik erimesine karşı koyar.

 

KLİNİK UYGULAMA VE TEST SONUÇLARI

Beyaz renkleri görsel olarak gri titanyumdan üstündür: Gri renk yansıması ve implantın karanlık çekirdeğinin görünme riski yoktur.

 

 

KLİNİK OLARAK BAŞARILI

 ZERAMEX® implantlarının stabilitesine ve dayanıklılığına güvenebilirsiniz. Bununla ilgili klinik uygulama ve test sonuçları bulunmaktadır.

İyileşme sürecinde %96'nın üzerinde bir başarı oranı gözlemlenmiştir.

 

 

İSVİÇRE’DE ÜRETİLMEKTEDİR

İsviçreli Dentalpoint AG şirketi, ZERAMEX® seramik implantları ile iki parçalı, metal içermeyen implant çözümlerine öncülük etmektedir.

Yılların deneyimi ve yenilikçiliği Dentalpoint AG'yi seramik implantların önde gelen tedarikçilerinden biri haline getirmektedir. Tüm ZERAMEX® implantları ise İsviçre'de üretilmektedir.

OZON TERAPİ NEDİR?

Ozon, üç adet oksijen atomu içeren, üç atomlu bir moleküldür.  Günümüzde ozon tedavisi, tıbbın bir çok alanında kullanılmaktadır. Diş hekimliğinde ozon yeni tedavi protokollerinde yerini almaktadır. Ozon Terapisi, oksijen tedavisi olarak da bilinen, enfeksiyonu ortadan kaldırmak ve ilaçların toksik yan etkileri olmadan çevredeki sağlıklı dokuyu desteklemek için oksijeni kullanan bir tedavi şekli olarak da tanımlanabilir. Ozon,   antimikrobiyal etkisini hücre bakterilerinin hücre zarında  hasar  oluşturarak  göstermektedir. Ozon, antibiyotiğe dirençli bakteri türlerine karşı oldukça etkilidir. Ozonun bağışıklığı artırıcı etkisi de vardır. Bağışıklık sistemi hücrelerinin sayısını artırır. Bağışıklık sistemi belirteci olan immunglobulin sentezini artırarak aynı zamanda patojen bakterileri sindiren hücrelerin de sentezini ve fonksiyonlarını aktive etmektedir. Ozonun, hücre içi protein sentezini artırarak dokuların fonksiyon ve aktivasyonunu, dokuların rejenerasyonunu yani yenilenmesini sağladığı düşünülmektedir. Ozon terapinin ağrı kesici etkisi de bulunmaktadır ve bu amaçla birçok hastalığın neden olduğu ağrıların azaltılmasında da yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır.

 

Ozon terapisinin amaçları:

  • Zararlı mikroorganizmaların yok edilmesi

  • Uygulanan bölgede kan dolaşımının artırılması

  • Bağışıklığın artırılması

  • Vücuttaki antioksidan sisteminin uyarılması

 

Ozon terapisinin diş hekimliğindeki yeri:

  • Çürüklerin tedavisinde

  • Dişeti hastalıklarının tedavisinde

  • Diş çekiminde

  • Kanal tedavisi uygulamalarında

  • Diş Beyazlatma uygulamasında

  • Ağız kokususun giderilmesinde

  • Hassasiyet olan dişlerin tedavisinde

  • Yara iyileşmesinde

  • Ağız içi lezyonların tedavisinde

  • Çene eklem hastalıklarında

  • Çene kemiği nekrozu riski bulunan hastalarda

  • Diş implantı iltihabı (peri-implantitis) tedavisinde

 

ÇÜRÜKLERİN TEDAVİSİNDE OZON

Diş çürüklerinin erken teşhisi çok önemlidir. Çünkü kavite oluşmamış başlangıç çürüklerinde, demineralize olan minenin ozon uygulaması sayesinde remineralizayonu yani yeniden yapılanması mümkündür. Ozonun çürük yapan mikroorganizmalar üzerinde kuvvetli yıkıcı etkisi vardır. Yüksek çürük risk grubunda olan kişilerde ozon tedavisi ile birlikte çürüğün ilerlemesinin azaldığı, dişin tekrar remineralize olduğu ve hatta bazı vakalarda çürüğü durduğu görülmüştür.

Ozon, diş yüzeyindeki bakteriyel plağı engelleyebilir, lezyonun gelişimini durdurabilir; ancak oluşan lezyonu geri çevirememektedir. Ozon daha sıklıkla çürük lezyonunun görülmesini durduracak bir çevrenin oluşumunu sağlamaktadır. Teorik olarak ozonun aktif çürük lezyonunda bakteri sayısını düşürmek adına kullanımı çürüğün gelişimini geçici olarak durdurabilir. Bu sayede geleneksel tedavi gerekliliğini geciktirebilir.

Ozon uygulaması, non-invaziv yani girişimsel olmayan bir uygulamadır.

 

DİŞETİ HASTALIKLARININ TEDAVİSİNDE OZON

Çürük ve dişeti hastalıklarının birincil nedeni bakteriyel plaktır. Ozon plak içerisindeki mikroorganizmaların  tamamını yok edememektedir ancak mikroorganizmaların enfeksiyon özellikleri üzerinde etkilidir. Ozonlanmış suyun dişeti dokusundaki bakteriler üzerinde  yok edici etkisi mevcuttur. Bu bilgilerin ışığında ozon terapisinin, geleneksel tedavilere ek olarak tamamlayıcı tedavi olarak önerilmesi uygun görülmüştür.

 

DİŞ ÇEKİMİNDEN SONRA YARA İYİLEŞMESİNDE OZON

Ozon solüsyonu, enfekte dişlerin çekimi sırasında bölgenin yıkanması yöntemiyle hastalığa neden olan mikroorganizmaların sayılarının azaltılması amacıyla kullanılır. Aynı zamanda ozon tedavisi uygulanan kişilerde işlem sonrası ağrının azaldığı da gözlenmektedir.

Ozon tedavisi, saf oksijenin vücutta iyileştirici etkiyi tetiklediği ve bu sayede enfeksiyona neden olan etkenleri ortadan kaldırarak kendi kendini iyileştirebileceği ilkesine dayanır. Ağızda yaşayan bakteriler asidik ortamda çoğalırlar. Ozon, ağızdaki asiditeyi nötralize ederek pH seviyelerini değiştirir, böylece zararlı ağız bakterileri ortadan kaldırılarak daha sağlıklı bir ağız florası elde edilir. Ozon, diş tedavileri sırasında özellikle ağız içi cerrahi (her türlü kist, enfeksiyon, diş çekimini takiben yara yerinde) tedavilerde ve dişeti tedavisinde destekleyici bir unsur olarak kullanılmaktadır. Ozon terapisi uygulanırken herhangi bir enjeksiyon yapılmaz. Can acıtıcı bir uygulama değildir ve sonrasında herhangi bir ilaç (ağrı kesici vb.) kullanılması gerekmez. İşlemden sonra günlük yaşantıya devam edilebilir.

 

KÖK KANAL TEDAVİSİNDE OZON

Kök kanal tedavilerinin başarısız olmasının en önemli nedenlerinden biri, kanallar içerisinde bulunan bakterilerin tam anlamıyla yok edilememesidir. Ozon en güçlü antimikrobiyal ajanlardandır ve kök kanal sistemi içindeki mikroorganizma  sayısını  azaltması  önemli  bir avantaj sağlar. Kök kanal tedavisi sırasında uygulanan ozon gazı, ozon yağı veya ozonlu irrigasyon solüsyonlarının kullanımı bu konuda yapılan çalışmalarda anlamlı düzeyde faydalı bulunmuştur.

 

DİŞ BEYAZLATMADA OZON

Diş beyazlatmada kullanılan çeşitli ajanlar ve yöntemler vardır. Bu yeni ajan ve yöntemler sayesinde diş beyazlatmada çok başarılı sonuçlar alınmaktadır. Ancak tetrasiklin renkleşmelerinde bu yöntemler yetersiz kalabilmektedir. Hidrojen peroksitle beraber uygulanan ozon terapisi sayesinde bu tür vakalarda daha etkili sonuç alabilmek mümkün olmaktadır.

 

AĞIZ KOKUSUNDA OZON

Ağız kokusunun ana kaynağı uçucu sülfür bileşikleri oluşturan bakterilerdir. Kişinin kronik dişeti hastalığının olması ise bu bakterilerin ağız ortamından uzaklaşmasını zorlaştırır. Ağız kokusunu oluşturan diğer faktörler arasında yetersiz ağız bakımı, sigara kullanımı ve mide hastalıkları sayılabilir. Ozon terapisi ile ağızdaki bakteri ve mantar sayısı azaltılarak ağız kokusunun tedavisine katkı sağlanabilir.

 

DİŞ HASSASİYETİNDE OZON

Diş hassasiyeti şikayeti olan kişilerde ozon gazı uygulamasının takibinde rahatlama olduğu görülmüş ve bu tedavi şeklinin uzun süre etkisini gösterdiği bildirilmiştir. Ozon, dişin en dış yüzeyindeki koruyucu tabaka minenin altında bulunan ve tübüler yani delikli bir yapıda olan dentin tabakasının, tübüllerinin çapını artırır. Mevcut kalsiyum ve fluorun bu tübüllere girerek tübülleri tıkamasını sağlar. Böylece diş hassasiyeti kesilir.

Diş eti çekilmesine bağlı olarak açığa çıkan kök yüzeyleri nedeniyle de dişte hassasiyet oluşabilmektedir. Smear tabakasıyla kaplanan açık kök yüzeyleri, iyonların dentin tübüllerine ulaşmasını engeller. Ozon tedavisi ile smear tabakası kaldırılır ve iyon akışı sağlanarak dentin tübülleri tıkanır. Böylece tübüllerdeki sıvı değişimi engellenerek hassasiyet problemi büyük oranda azaltılmış olur (3).

 

YARA İYİLEŞMESİNDE OZON

Ağız boşluğundaki mukozada yara iyileşmesinde ozonun etkisini ilk olarak Filippi isimli bir araştırmacı incelemiştir. Yapılan  çalışma  sonucunda günlük  olarak  uygulanan ozonlu  suyun  yara  iyileşmesinin  hızında  artış  sağladığını  göstermiştir.  Günlük  ozonlu  su  uygulanan  ve uygulanmayan yara bölgeleri karşılaştırıldığında ozonlu suyun   fizyolojik   iyileşme  oranını  arttırdığı,  ozon tedavisi  altındaki  hastaların  daha  hızlı  ve  sistemik başka bir ilaca ihtiyaç duymadan kontrol grubuna göre daha hızlı iyileştiği görülmüştür.

 

Ozon, kan plazmasındaki antioksidanları aktive eder. Ozonun tedavi edici etkilerinden sorumlu moleküllerden olan hidrojen peroksit (bir çeşit antioksidan) kandaki oksijen oranını artırarak dokulara oksijenin kolayca salınımını sağlar. Oksijen-ozon tedavisi, hücre zarı yapısında bulunan molleküllerin (fosfolipidlerin ve lipoproteinlerin) oksidasyonu yoluyla hücre zarını bozan bakterileri etkisiz hale getirir, mantar gelişimini engeller, virüslerin koruyucu zarına (kapsidine) zarar verir ve peroksidasyon ile virüs-hücre temasını bozarak üreme döngüsünü bozar. Günümüzde oksijen-ozon tedavisinin bir dezenfektan özelliği olduğu ve hücrelerin ve organların koruyucu mekanizmalarını uyaran ve patojen (zararlı bakterilerin) ölüm yolu olan oksidatif strese neden olduğu kabul edilmektedir.

 

AĞIZ İÇİ LEZYONLARIN TEDAVİSİNDE OZON:

Ağız lezyonlarına çeşitli etiyolojik faktörler neden olur; birincil faktör mikroorganizmalardır. Bu mikrobiyal patojenlerin ortadan kaldırılması, etkili bir diş tedavisinin temelini oluşturur.

 

Aftöz ülser (aft), herpes labialis (uçuk), oral kandidiyazis (ağız mantarı) ve anglular şelitisli hastalarda Ozon terapisinin uygulanması ile tüm lezyonların gerilediği veya oral liken planus hastalarında belirti ve semptomlarda önemli düzeyde gerileme gösterdiği yapılan çalışmalarda gösterilmiştir. Çalışma sonuçlarında, hastaların hiçbirinde toksisite veya yan etki gözlenmediği de belirtilmiştir.

 

Oral liken planus ağız mukozasını etkileyen iltihaplı bir durumdur. Lezyonlar beyaz dantel şeklinde veya kırmızı kabartılar olarak görülebildiği gibi açık yara şeklinde de olabilir. Bu hastalığın tedavisinde radyoterapi sonrası uygulanan ozon tedavisinin yara iyileşmesini artırdığı gösteren çok sayıda çalışma yayınlanmıştır..

 

ÇENE EKLEM HASTALIKLARINDA OZON

Çene eklem hastalıklarında Ozon gazı enjeksiyonu uygulanarak ağrıyı hafifletmesi amaçlanır.

 

ÇENE KEMİĞİ NEKROZU GÖRÜLME RİSKİ OLANLARDA OZON

Baş-boyun radyoterapisi gören veya bifosfonat türevi ilaç kullanan kişilerde diş çekimi gibi cerrahi işlemlerden sonra çene kemiği nekrozu görülme ihtimali bulunmaktadır.

 

DİŞ İMPLANTI İLTİHABINDA (PERİ-İMPLANTİTİS) OZON

Çeşitli nedenlerden dolayı implant yerleştirilmesinden sonra implant çevresinde iltihaplanma meydana gelebilir. Peri-implantitis olguları erken teşhis edilip hemen tedavi edilmelidir. Bu nedenle implant uygulamalarından sonraki kontrol randevuları büyük önem taşır. Bu tip durumlarda ilgili bölge açılıp iltihabın temizlenmesi amaçlanır. Bu girişimsel yönteme ek olarak yapılan ozon terapisi iltihabı ortadan kaldırmaya yardımcı olmaktadır.

BESİN TAKVİYELERİNİN AĞIZ ve DİŞ SAĞLIĞI ÜZERİNE ETKİLERİ

(Probiyotikler, D vitamini, C vitamini)

Diş çürüğünden korunmada yeni bir yöntem: Bakteriyoterapi

 

Probiyotik Nedir?

İnsan vücudunun en uygun şekilde varlığını sürdürebilmesinde, tükürük ve intestinal sıvıların yanısıra vücut florası (probiyotikler) ve alınan lifler (prebiyotikler) de etkin rol oynamaktadırlar. Prebiyotiklerin ve probiyotiklerin bölgesel ve akut bir çok hastalığı önlemede ve tedavisinde önemli rol oynadıkları son yıllarda yapılan birçok kanıta dayalı araştırmada da gösterilmektedir.

İnsanlarda görülen enfeksiyonlar arasında en sık rastlanılan ve yaygın olan ağız içi enfeksiyonlardır. Diş çürüğü ve periodontal hastalıklar toplumun % 95’inde gözlenmektedir. Fluorid  uygulamaları ile diğer koruyucu uygulamalar, diş çürüğü oluşumunu önlemede etkili bir rol oynasalar da, çürüğe neden olan mekanizma ve enfeksiyon gelişimi üzerine olan etkileri sınırlı olmuştur.

Diş çürüğünü önlemeye yönelik mekanizmalardan birisi mikrobiyal ekolojik dengenin değişimidir. Ağız ortamı, zengin bir mikrobiyolojik ortama sahiptir.  Çevresel değişiklikler, bazı sistemik hastalıklar, beslenme alışkanlıkları, düzenli ve uzun süreli ilaç kullanımı, vücut dengesini bozarak içsel veya dışsal kaynaklı enfeksiyonlara neden olabilirler. Lokal ortamın zayıflaması sonucu potansiyel patojenler avantajlı duruma geçebilirler ve hastalığa neden olabilirler.

Bakteriyoterapi, patojenik mikroorganizmaları zararsız bakterilerle değiştirerek enfeksiyonlarla savaşmakta önemli bir rol oynamaktadır. Bu yöntem için kullanılan zararsız bakteriler probiyotiklerdir. Günümüzde probiyotiklerin ağız ve diş sağlığını korumaya yönelik etkileri hakkında sınırlı sayıda araştırma vardır.

 

Probiyotikler

Yunanca “yaşam için” anlamına gelen "Probiyotik" terimi genel olarak konak canlının intestinal mikrobiyal dengesini korumaya yönelik yararlı canlı mikrobiyal gıdaları kapsamaktadır. Yararlı bakterilerin sağlığımıza olabilecek katkıları ilk kez 20.yy başlarında Nobel ödüllü Rus araştırmacı Elie Metchnikoff tarafından belirtilmiştir. Metchnikoff, Bulgarların diğer milletlere oranla daha uzun yaşama sırlarını canlı bakteri içeren fermente süt ürünlerine borçlu olduklarını düşünmüş ve fermente besin ürünlerindeki bakterilerin vücudu tehdit eden patojenerle savaştığı tezini savunmuştur. Probiyotik terimi antibiyotiklere alternatif olarak ilk kez 1965 yılında Lilley ve Stillwell adlı araştırmacılarca kullanılmıştır. Araştırmalarda kullanılan ilk probiyotik suşları olan Laktobasillus asidophilus  Hull ve ark. tarafından 1984’de; Bifidobakterium bifidum ise  Holcombh ve ark. tarafından 1991’de geliştirilmişlerdir.

 

Probiyotikler, potansiyel olarak faydalı bakteri veya maya içeren besin takviyeleridir. Probiyotikler, insan tüketimi için güvenli olan ve yeterli miktarlarda alındığında insan sağlığı üzerinde temel beslenmenin ötesinde faydalı etkileri olan canlı mikroorganizmalar olarak tanımlanır. Bu tanım, Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) ve Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından onaylanmıştır. Günümüzde gastroistestinal (mide-barsak) hastalıklarda sık kullanılmasıyla öne çıkan probiyotikler, alerjiler, stres, toksik maddelere maruz kalma ve diğer hastalıklarla mücadele etmek için de bağışıklık sistemini güçlendirir. Antibiyotiklerin çok fazla kullanımıyla beraber antimikobiyal direnç gelişmesiyle artan problemlerle savaşmada probiyotiklerin önemi büyüktür. Probiyotikler ağız ve diş sağlığı açısından da büyük önem taşır. Çürük oluşumunu engellemede, plak birikimini azaltmada, ağız kokusunun önüne geçmede probiyotiklerin kullanımı, holistik diş hekimliğinde de desteklenmektedir.

 

Prebiyotiklerin en büyük yararları, gastrointestinal sistemdeki zararlı bakterilerin sayılarını azaltabilmeleridir.

 

Günümüzde, probiyotik tanımlaması özellikle  Laktobasillus asidophilus, Laktobasillus kasei, Laktobasillus reuteri  ve Bifidobakterium bifidum üzerine yoğunlaşmaktadır. Anne sütü ile beslenen yenidoğanlarda gastrointestinal sistemin en baskın bakteri gruplarından birisi bifidobakteria ‘dır. Ne yazık ki dişlenme ile birlikte bifidobakteria miktarı azalmakta ve diğer patojenler baskın hale geçmektedir. Bifidobacteria günümüzde gastrointestinal floranın korunmasında en etkin probiyotik olarak belirtilmektedir.

Gelişmiş ülkelerde günlük süt ürünlerinin tüketimi ile probiyotikler daha sık olarak birlikte anılmaktadır. Marketlerde Laktobasillus asidophilus içermeyen yoğurtlar gittikçe azalmaktadır. Özellikle gelişmiş ve ileriye dönük sağlık politikaları belirleyen Finlandiya’da bir çok gıda ürünü artık neredeyse tamamen probiyotikli olarak üretilmektedir.

Firmalar günlük süt ürünlerinin 1 gr yada 1 ml ‘sine 106 probiyotik bakteri eklemenin probiyotik ürün elde edilmesi için uygun olacağı görüşündedirler. Ancak raf ömrü süresi boyunca canlı bakteri miktarında belirgin bir azalma görülecektir. Probiyotikler, genel olarak ‘medikal’ (mikroorganizmalı tıbbi preparatlar) ve ‘fonksiyonel’ (gıda maddeleri) olmak üzere iki ana başlıkta incelenebilir. Fonksiyonel probiyotikler 4 ana yolla temin edilebilir:

- İçecek yada yiyeceklere kültür ekleyerek (meyve suyu vb),

- Prebiyotik liflere eklenerek,

- Süt ve süt ürünü gıdalara eklenerek (süt, yoğurt, ayran, peynir, kefir, biyoiçecek, dondurma)

- Konsantre ve kuru hücrelerle ek besin haline getirilerek (günlük olmayan toz, kapsül, jelatin tabletler).

 

Probiyotiklerin ağız ve diş sağlığına olan etkileri:

Laktobasilli diş çürüğü ile ilişkilendirilen ve uzun yıllardır üzerinde araştırmalar yapılan bir mikroorganizmadır. Çürüğün aktif olarak ilerlediği dişlerde yaygın olarak görülmektedirler. Laktobasilli ve diş çürüğü arasındaki ilişki bir çok çalışmaya konu olsa da, laktobasilli‘nin ağız ve diş sağlığına olabilecek yararları pek bilinmemektedir. Laktobasilli  gastrointestinal sistemde en etkin probiyotik suşlarından birisi olarak ağız ortamının ekolojik dengesinin korunmasında etkin rol oynayabilir. 

Ağız içi enfeksiyonların önlenmesi, doku yıkımını ve kronik enfeksiyonları ortadan kaldıracaktır. Bu konuda yapılan son yıllardaki çalışmalarda, Laktobasilli içeren probiyotiklerin proteinleri aminoasitlere ve dipeptidlere hidrolize ettiği, streptokok miktarı artışını stimule ettiği ve oluşan bu değişikliklerin ağız içinde düşük pH‘a neden olduğu gösterilmektedir.  

Probiyotiklerin birçoğu yüksek (kalsiyum) Ca içeren günlük süt ürünlerinden oluştuğu için diş dokusunda gelişebilecek mine demineralizasyonunu yani çürük başlangıçlarını önleyecektir. Ayrıca yararlı mikrorganizmaların diş dokusu üzerine biofilm oluşturarak çürük oluşumunu önlediği düşünülmektedir. Bu noktada biofilm diş dokusu etrafında belli bir yer kaplayarak olası patojenin yerine geçer.  

İsviçre’de yapılan bir başka çalışmada, seçilmiş patojen olmayan günlük bakteri türlerinin dental plağın çürük yapıcı özelliklerini baskıladığını göstermektedir. Periodontal açıdan bakıldığında, Rusya’da yapılan bir çalışmada, Acilact ve Bifidumbacterin isimli probiyotik tabletlerin, gingivitis ve periodontitisin yani dişeti hastalıklarının çeşitli aşamalarını önlemede etkili olduğu gösterilmiştir.

 

Probiyotiklerin ağız içerisine yüklenmeleri:

Probiyotiklerin diş dokularında çürüğü önleyebilmeleri için karyojenik yani çürük yapıcı bakterilerle savaşabilmeleri ve biofilmin bir parçası olmaları gerekmektedir. Bu görevi yerine getirebilmeleri için probiyotiklerin öncelikli olarak ağız içine yüklenmeleri ve ağız ortamında birikebilmeleri gerekir. Ancak probiyotiklerle plak arası temas süresi genelde kısa olmakta, dolayısıyla aktivite zayıf kalmaktadır. Aktivitenin artabilmesi için probiyotiklerin ağız ortamına uygun ürünler ile yüklenmeleri önem kazanmaktadır.

Yoğurt

Günümüze kadar yapılan sınırlı araştırmalarda, Probiyotiklerin günlük süt ürünleri yolu ile sürekli kullanımlarının tükürük Streptokokus mutans ve laktobasill seviyelerini düşürdüğü, ancak kullanımlarının bırakılması halinde bu etkinin devam etmediği belirtilmektedir.

Süt ve peynir

Süt ve peynir,  diş çürüğünü önleyici bileşikler içermektedir. Kazein fosfopeptidlerin ve diğer süt kaynaklı bileşiklerin bio-mineralizasyon üzerine etkileri önem taşımaktadır. Probiyotik süt bazlı bir çalışmada, LGG (Lactobacillus rhamnosus GG) içeren süt, normal sütle karşılaştırılarak çürük ve çocuklarda çürük riski üzerine olabilecek etkileri incelenmiştir. LGG içeren sütün çürük riskini belirgin oranda düşürdüğü bildirilmiştir.

Bir başka çalışmada ise LGG ve Laktobasillus rhamnosus LC 705 içeren peynirin genç erişkinler tarafından kısa dönemli tüketimi sonucu çürükle ilişkili bakterilerin sayısının azaldığı, Streptokokus mutans seviyelerinde anlamlı bir düşüş olduğu gösterilmiştir. Ancak deney bittikten sonra bu fark normale dönmüştür.

 

Diş çürüklerinde probiyotik kullanımı

Diş çürüğü, diş minesinin asit demineralizasyonu ile karakterize, bakteriyel kökenli çok faktörlü bir hastalıktır. Probiyotiklerin, diş çürüklerinin sınırlandırılmasında veya önlenmesinde yararlı bir etkiye sahip olabilmeleri için diş yüzeyine yapışabilmeli ve dişin üzerinde kolonize olmuş bakteri topluluklarına entegre olabilmeleri gerekir. Probiyotiklerin tüketiminin süt ve süt ürünleri ile birlikte yapılması önerilir. Probiyotikleri süt ürünlerine katmanın en büyük avantajı, ağızdaki asidik ortamı nötralize etmesini sağlamalarıdır.  2001 yılında yapılan bir çalışmada, probiyotik ilave edilen süt tüketiminin, diş çürükleri üzerindeki etkileri araştırılmıştır. 1-6 yaş arasındaki 594 çocuğun 7 ay süresince değerlendirilmeleri sonucunda, probiyotik içeren süt tüketen 3-4 yaş grubundaki çocuklarda, kontrol grubundaki çocuklara göre önemli ölçüde daha az diş çürüğü ve daha düşük tükürük bakterisi sayısına sahip olduğu görülmüştür. Bu umut verici sonuçlar, diş çürüklerinin önlenmesinde probiyotiklerin kullanımının önemini göstermektedir.

 

Diş eti sağlığında probiyotik kullanımı

Dişeti hastalıkları iki şekilde görülmektedir: Gingivitis ve periodontitis. Gingivitis, dişeti ile sınırlı iltihaplanma ile kendini gösterirken; Periodontitis, dişleri çevreleyen kemik dahil dişlerin tüm destek dokularını etkileyen ilerleyici, yıkıcı bir hastalıktır. Probiyotiklerin bakteri plaklarına olan etkileriyle ilgili pek çok çalışma vardır. Bu mekanizma şu şekilde açıklanabilir. Probiyotikler, ağız boşluğunun pH'sını düşürür, böylece plak bakterileri periodontal hastalığa neden olan diş plağı ve taşı oluşturamaz. Çeşitli klinik çalışmalar, düzenli yoğurt, süt veya probiyotik içeren peynir tüketiminin tükürükteki çürük yapıcı bakteri sayısında bir azalmaya ve bu sayede diş plağında bir azalmaya yol açtığını göstermiştir.

Probiyotikler, antioksidan ürettikleri için mükemmel bir bakım ürünüdürler. Antioksidanlar, mineral oluşumu için gerekli olan serbest elektronları nötralize ederek plak oluşumunu engeller. Probiyotikler de zehirli gazlara (uçucu kükürt bileşikleri) sabitlenerek ve bunları metabolizma için gerekli gazlara dönüştürerek çürümenin neden olduğu kokuları yok edebilirler.

 

Ağız kokusuna probiyotik kullanımı

Ağız kokusunun birçok nedeni vardır. Ağızda var olan bir çürük, tam sürememiş 20’lik dişlerin iltihabı, dişeti hastalığı, ağızda bulunan bakteri plağı ağız kokusu nedenlerinin dişsel kaynaklı olanlarıdır. Bazen belirli yiyeceklerin tüketimi, metabolik bozukluklar, solunum yolu enfeksiyonları, mide kaynaklı rahatsızlıklar da bu duruma eşlik edebilirler. Ancak çoğu durumda ağız boşluğunun mikroflorasının dengesizliği ile ilişkilidir. Böyle bir durumda ağız kokusu, anaerobik bakterilerin (oksijensiz ortamda üreyen bakteriler) etkisinden kaynaklanır. Amino asitler üretmek için tükrük ve besin proteinlerini parçalayan ve sırayla dönüştürülen hidrojen sülfür gibi uçucu kükürt bileşiklerine dönüşür. Probiyotiklerin bu konudaki etki mekanizması şu şekilde özetlenebilir. Yararlı bakterilerden oluşan Probiyotikler, hidrojen peroksit üreterek mikroflora kaynaklı ağız kokusuna neden olan bakterilerin sayısını azaltırlar.

 

  • Probiyotikler, insan tüketimi için güvenli olan ve insan sağlığı üzerinde yararlı etkileri olan, başta bakteriler olmak üzere canlı mikroorganizmalardır.

  • Süt ürünlerine dahil edilen probiyotikler, ağızdaki asidik koşulları nötralize eder ve çürük yapıcı bakterilere müdahale eder.

  • Probiyotik içeren sakız veya pastil kullanımı dişeti hastalığı oluşma oranını düşürebilir.

  • Gargara solüsyonları veya sakızdaki probiyotikler, ağız kokusuna katkıda bulunan uçucu kükürt bileşiklerinin üretimini engeller.

 

Probiyotik kullanımı, kullandığı ilaçlardan veya mevcut hastalığından dolayı bağışıklık sistemi baskılanmış hastalarda önerilmez. Süt alerjisi ve laktoz intoleransı olan kişilerde bazı probiyotik preparatlarının kullanımı önerilmez. Bunlar için mutlaka doktorunuza danışmalısınız.

 

Kaynaklar:

  1. Näse L, Hatakka K, Savilahti E, Saxelin M, Pönkä A, Poussa T, et al. Effect of long-term consumption of a probiotic bacterium, Lactobacillus rhamnosus GG, in milk on dental caries and caries risk in children. Caries Res. 2001;35(6):412-20)
  2. Shivamanjunath RG. Benefits of live microorganisms (probiotics) in periodontal health. Int J Contemp Dent. 2011;2:97–100. [Google Scholar]
  3. Ahola AJ, Yli-Knnuuttila H, Suomalainen T, Poussa T, Ahlström A, Meurman JH, et al. Short-term consumption of probiotic-containing cheese and its effect on dental caries risk factors. Arch Oral Biol. 2002;47(11):799-804
  4. Nikawa H, Makihira S, Fukushima H, Nishimura H, Ozaki K, Darmawan S, et al. Lactobacillus reuteri in bovine milk fermented decreases the oral carriage of mutans streptococci. Int J Food Microbiol. 2004;95(2):219-23. )
  5. Teughels W, Newman MG, Coucke W, Haffajee AD, Van Der Mei HC, Haake SK, et al. Guiding periodontal pocket recolonization: A proof of concept. J Dent Res. 2007;86:1078–82. [PubMed] [Google Scholar]
  6. http://www.cda-adc.ca/jcda/vol-75/issue-8/585.pdf
  7. Caglar E, Kargul B,Tanboga I. Bacteriotherapy and probiotics’ possible role on oral health. Oral Dis 2005 , in press
  8. Hojo K, Taketomo N, Ohshima T and Maeda N. Lactobacillus species isolated from the mouths of healthy subjects. J Dent Res, Abstract in press
  9. Prioult G, Fliss I, Pecquet S. Effect of probiotic bacteria on induction and maintenance of oral tolerance to beta-lactoglobulin in gnotobiotic mice. Clin Diagn Lab Immunol. 2003;10:787-92.
    10. Robinson RK, Tamine AY. Microbiology of fermented milks. In: Robinson RK . Dairy Microbiology. Applied Science Publishers, Barking, UK. 1981; pp.245-278
  10. Seppa, L., Luoma, H., Forss, H., Spets-Happonen, S., Markkanen,S., Pelkonen, K., 1989. Invasion of Streptococcus mutans andLactobacillus salivarius in early caries lesions of gnotobioticrats. Caries Res. 23, 371–374.
  11. Nasa Food Technology Commercial Space Center newsletter, 2002; 3:2:3
  1. Cildir S.K., Germec D., Sandalli N., Ozdemir F., Arun T., Twetman S. and Caglar E., Reduction of salivary mutans streptococci in orthodontic patients during daily consumption of yoghurt
containing probiotic bacteria, European Journal of Orthodontics 31 (2009) 407–411., 4 February 2009
  2. CAGLAR E., SANDALLI N., TWETMAN S., SELVI S., ERGENELI S. & KAVALOGLU S., Effect of yogurt with Bifidobacterium DN-173 010 on salivary mutans streptococci and lactobacilli in young adults, Acta Odontologica Scandinavica, 2005; 63: 1–4
  3. E. Çaglar, S. C. Kavaloglu, O. O. Kuscu, N. Sandalli, P. L. Holgerson, S. Twetman, Effect of chewing gums containing xylitol or probiotic bacteria on salivary mutans streptococci and lactobacilli, Clin Oral Invest DOI 10.1007/s00784-007-0129-9

PRF (Platelet-Rich Fibrin) (Trombositten Zengin Fibrin)

Günümüz Diş Hekimliği’nde biyoaktif materyaller, enflamasyonu engellemek ve iyileşme sürecini hızlandırmak için kullanılmaktadır. Bu amaç için yaygın olarak kullanılmaya başlanan PRF (Trombositten Zengin Fibrin) yöntemi, olumlu sonuçları ve düşük riskleri ile doğal ve tatmin edici bir alternatif olarak karşımıza çıkmaktadır. Tek başına veya diğer biyomateryaller ile kombinasyon halinde PRF uygulamasının, minimal invaziv bir teknik olması nedeniyle hem tıp hem de diş hekimliği için çeşitli avantajları ve endikasyonları olduğu görülmektedir.

PRF, ilk olarak 2001 yılında Choukroun tarafından Fransa’da implantlarda yara iyileşmesini desteklemek amacıyla kullanılmıştır. Yeni nesil trombosit konsantresi olarak kabul edilen PRF “Trombositten Zengin Fibrin” uygulaması içeriğindeki trombosit hücreleri sayesinde, hemostaza ve iyileşme sürecine hızlandırıcı etki yapar. PRF, içinde trombositler, sitokinler ve kök hücreleri bulunduran, damarlanmayı destekleyen, biyolojik olarak parçalanabilen bir iskelet görevi gören moleküler bir yapıdan oluşan lökosit-trombosit bakımından zengin fibrin matriksinden oluşur. Ayrıca PRF, doku rejenerasyonunda yer alan hücrelerin taşınmasında bir araç görevi görür ve 1 - 4 hafta arasındaki bir süre içerisinde büyüme faktörlerinin sürekli salınmasına yardım ederek yara iyileşmesi için ortamı uyarır. PRF olumlu mekanik özelliklere sahip güçlü fibrin matriksinden oluşan karmaşık bir yapıya sahiptir. Bu konuda yapılan çalışmalar, PRF'nin enflamatuar (iltihabi) reaksiyonlara neden olmaksızın kemik ve yumuşak doku rejenerasyonu (iyileşmesi) için büyük potansiyele sahip iyileştirici bir biyomateryal olduğunu ve tek başına veya kemik greftleri ile kombinasyon halinde kullanılabileceğini göstermiştir. Çalışmalarda aynı zamanda PRF’nin hemostazı, kemik büyümesini ve olgunlaşmayı da teşvik ettiği gösterilmiştir. Yapılan in-vitro çalışmalarda da immünolojik ve antibakteriyel özelliklere sahip olduğu ve aynı zamanda antienflamatuar (iltihap giderici) bir etkiye sahip olduğu belirtilmiştir.

Doğal kan pıhtısı ile PRF arasındaki fark, PRF’in daha homojen ve stabil olması sayesinde kullanımının kolay olması ve ilgili bölgeye lokal olarak yerleştirilebilmesidir.

Cerrahi işlemlerde PRF, kemik iyileşmesi için rezorbe olan yani zaman içerisinde eriyebilen bir membran görevi görür. Aynı zamanda istenmeyen hücrelerin yara bölgesine göçünü de önleyebilir. PRF membranı kemik defekti tedavisinde, açık yaraları oral ortamdan korumak amacıyla kullanılır. Ayrıca sert ve yumuşak doku iyileşmesini hızlandırır. PRF membranı, yara iyileşmesine yardımcı olur ve yumuşak doku onarımını destekler. Kemik grefti ile karıştırıldığında, kök hücreyi çeken, kemik yapıcı hücrelerin merkeze taşınmasını destekleyen ve yeniden damarlanmayı sağlayan bir “biyolojik bağlayıcı” görevi görür.

Büyüme faktörleri kök hücreleri yara bölgesine çeker, hücre bölünmesini teşvik eder ve damarlanma ile kemik yapımını destekler. PRF yapısında bulunan sitokinler ise immünolojide, özellikle inflamasyon mekanizmasında önemli bir rol oynar.

 

PRF’in Hazırlama Aşamaları

PRF hazırlama protokolü, trombositleri ve salınan sitokinleri bir fibrin pıhtısında biriktirmeyi amaçlar. PRF'nin hazırlanması için herhangi bir antikoagülan ve sığır trombini eklenmeden sadece santrifüjlenmiş kan gereklidir. Hastadan alınan kan örneği, 10 mL'lik cam veya cam kapaklı plastik tüplere alınır ve hemen ardından 3000 rpm'de 10 dakika santrifüjlenir.

 

 

Ortaya çıkan ürün aşağıdaki üç katmandan oluşur:

  • Hücre içermeyen üst katman

  • Ortada fibrin pıhtısı

  • Altta kırmızı kan hücrelerinden oluşan katman

 

Santrifüjleme işlemi sonrası oluşan PRF pıhtısı, altındaki kırmızı tabakadan ayrıştırılarak steril bir kaba konur. Elde edilen ürün, kullanılacağı alana göre kesilir ve istenildiği gibi şekillendirilerek uygulanır.

 

PRF Kullanmanın Avantajları

  • Hazırlanması tek adımlı, santrifüjleme işlemi sayesinde kolay ve etkilidir.

  • Hastanın kendi kanından örnek alınarak elde edilir.

  • Doğal yollardan elde edilen bir yöntemdir. Dışarıdan trombin eklenmesini gerektirmez. Böylece kişide herhangi bir immünolojik reaksiyona maruz kalma riski oluşmaz.

  • Etkisini uzun süre koruyabilen ve doku rejenerasyonunu uyaran büyüme faktörlerini içeren doğal bir fibrin yapısına sahiptir.

  • Tek başına veya kemik greftleri ile birlikte kullanılabilir.

  • Greft uygulanan kemiğin iyileşme potansiyelini arttırır.

  • Ekonomik ve hızlı bir seçenektir.

  • Herhangi bir donör saha cerrahisine gerek duyulmadan membran olarak kullanılabilir. Böylece hastada ilave bir yara bölgesi oluşturulmadığından erken iyileşme döneminde hasta konforunun yükselmesine yardımcı olur.

  • Yapılan çalışmalara göre PRF’in klinik başarısı PRP'ye kıyasla daha yüksektir.

 

PRF Uygulama Alanları

  • Periodontal kemik defektlerinde (Dişeti hastalığına bağlı kemik kayıplarında)

  • Lokalize kemik iltihaplarında

  • Serbest diş eti grefti tedavisinden sonra damaktaki yara iyileşmesine yardımcı olarak

  • Çoklu diş çekimlerinde var olan kemik yüksekliğini korumada

  • Sinüs lifting operasyonunda

  • İmplant çevresinde kemik rejenerasyonunu (iyileşmesini) sağlamada

  • Diş eti çekilmelerinde

  • Kanser cerrahisi sonrası büyük kemik defektlerinin rekonstrüksiyonunda

  • Plastik cerrahide kaviteleri doldurmak için PRF pıhtıları doğrudan veya greft ile karıştırılarak uygulanabilir.

 

NOT: Görseller kliniğimize aittir.

 

KAYNAKLAR

  1. Borie, E., Oliví, D. G., Orsi, I. A., Garlet, K., Weber, B., Beltrán, V., & Fuentes, R. (2015). Platelet-rich fibrin application in dentistry: a literature review. International journal of clinical and experimental medicine8(5), 7922–7929.
  2. Mohan, S., Jaishangar, N., Devy, S., Narayanan, A., Cherian, D., & Madhavan, S. (2019). Platelet-rich plasma and platelet-rich fibrin in periodontal regeneration: A review. Journal of Pharmacy And Bioallied Sciences, 11(6), 126. doi: 10.4103/jpbs.jpbs 41_19.
  3. Agrawal M., Agrawal V., (2014). Platelet Rich Fibrin and its Applications in Dentistry: A Review Article. National Journal of Medical and Dental Research, 2(3), 51-58.

 

C Vitamini

C vitamini, yaygın olarak kullanılan güçlü bir antioksidan ve bağışıklık sistemini güçlendirici olarak bilinen bir vitamindir. C vitamininin sağlığa faydaları, sadece soğuk algınlığını yok etmekle sınırlı değildir. C vitamini vücutta kimyasal ve yapısal düzeyde çeşitli işlevlere sahiptir. Örneğin C vitamininin yapı taşı olan askorbik asidin temel bir işlevi, hidroksiprolin yoluyla prolinden kollajen liflerinin sentezinde yer almasıdır. Yani C vitamininin dokulardaki kollajen miktarını arttırıcı etkisi vardır. Ayrıca dokuların kanlanmasını da artırır.

Diş hekimliğinde C vitamini takviyeleri, diş çekimi, implant uygulamaları ve diğer cerrahi işlemler gibi diş cerrahisinden sonra iyileşme sürecine yardımcı olmak amacıyla kullanılabilmektedirler. Bunun yanı sıra amalgam dolgu sökümünde de C vitamini takviyesi destekleyici tedavi olarak kullanılır. Amalgam dolguları değiştirirken C vitamini takviyesi önemlidir; çünkü vücutta amalgam dolguya bağlı birikmiş civanın yanı sıra amalgam dolgu söküm işlemi sırasında emilen civanın da detoksifikasyonuna ve ortadan kaldırılmasına yardımcı olabilir.

C Vitamini, dişleri destekleyen diş eti, periodontal ligament, sement ve alveolar kemiğin bakımı ile dişeti sağlığını destekler. C vitamini dişetlerinin iyileşme ve dişleri koruma kabiliyetini ve canlılığını geri kazandırır. C Vitamini eksikliğinde, diş etlerinde kırmızılık, şişlik ve hatta kanama ile karşılaşılabilinir. Bu C vitamininin kollajen sentezindeki temel rolünden kaynaklanmaktadır. Ancak unutulmaması gereken, Dişeti hastalıklarının birincil etkeni C vitamin eksikliği değildir. Mevcut bir diş eti hastalığı veya hastalığa yatkınlık olduğunda C vitamini eksikliğiyle hastalık daha da şiddetli seyredebilir.

 

 

 

D Vitamini

D vitamin,, vitamin olarak adlandırılır ama aslında diğer hormonları, mineral seviyelerini ve kemik sağlığını düzenleyen bir hormondur. Yeterli D vitamini olmaması, ağız içerisinde kemik metabolizmasını, dişeti sağlığını ve böylece genel ağız sağlığını da etkiler. D vitamini ayrıca bağışıklık fonksiyonunda ve dolayısıyla alerjik reaksiyonlarda da rol oynar. D vitamini eksikliğinde bağışıklık sistemi tehlikeye girer. Bu nedenle D vitamini eksikliği implant osseointegrasyonunu (kemiğe yapışma kapasitesini) yavaşlatır ve enfeksiyon riskini arttırır.

D vitamini ayrıca alveolar kemik, mine ve dentin dahil olmak üzere diş dokularının mineralizasyonu için de gereklidir. Dişte mineralizasyon süreci, iskelet mineralizasyonuna paralel olarak gerçekleşir. Ancak mineral metabolizması bozulursa, kemik dokusunda meydana gelenlere benzer şekilde diş gelişiminde de bozukluklar meydana gelebilir. D vitamini, kemik ve diş mineralizasyonunda önemli bir rol oynar ve seviyeleri düzensiz olduğunda, diş yüzeyinde yapı bozukluklarına ve hipomineralize  (mineralizasyonu zayıf) diş gelişimine neden olabilir. Bu yapıdaki dişlerde, diş kırıkları ve çürümeye son derece duyarlı bir mine yapısı olması nedeniyle derin çürüklerle sıklıkla karşılaşılır.

D vitamini eksikliğinin, ağız ve genel sağlık üzerine olan etkileri ile ilgili yapılan birçok çalışmada, bu durumun ağız içerisinde özellikle dişeti sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri gösterilmiştir. Çoğu çalışmada, dişeti hastalığı olan kişilerin olmayanlara göre daha düşük D vitamini seviyesine sahip oldukları bildirilmektedir. Çalışmalarda ayrıca şiddetli D vitamini eksikliğinde dişeti dokusu ve kemik kaybına, buna bağlı olarak da daha yüksek oranda diş kaybına rastlanabildiği gösterilmektedir.

 

  1. Choukroun J1, Khoury G, et al.  Two neglected biologic risk factors in bone grafting and implantology: high low-density lipoprotein cholesterol and low serum vitamin D.  J Oral Implantol.2014 Feb;40(1):110-4. doi: 10.1563/AAID-JOI-D-13-00062. Epub 2013 Oct 9.
  2. .Anbarcioglu E., Kirtiloglu T., Öztürk A., Kolbakir F., Acıkgöz G., Colak R. Vitamin D deficiency in patients with aggressive periodontitis. Oral Dis. 2019;25:242–249. doi: 10.1111/odi.12968. [PubMed] [CrossRef] [Google Scholar]
  3. Agrawal A.A., Kolte A.P., Kolte R.A., Chari S., Gupta M., Pakhmode R. Evaluation and comparison of serum vitamin D and calcium levels in periodontally healthy, chronic gingivitis and chronic periodontitis in patients with and without diabetes mellitus–a cross-sectional study. Acta Odontol. Scand. 2019;77:592–599. doi: 10.1080/00016357.2019.1623910. [PubMed] [CrossRef] [Google Scholar]
  4. Ebersole J.L., Lambert J., Bush H., Huja P.E., Basu A. Serum nutrient levels and aging effects on periodontitis. 2018;10:1986. doi: 10.3390/nu10121986. [PMC free article] [PubMed] [CrossRef] [Google Scholar]
  5. Isola G., Alibrandi A., Rapisarda E., Matarese G., Williams R.C., Leonardi R. Association of vitamin D in patients with periodontitis: A cross-sectional study.  Periodontal Res. 2020:1–11. doi: 10.1111/jre.12746. [PubMed] [CrossRef] [Google Scholar]
  6. Ketharanathan V., Torgersen G.R., Petrovski B.É., Preus H.R. Radiographic alveolar bone level and levels of serum 25-OH-Vitamin D 3 in ethnic Norwegian and Tamil periodontitis patients and their periodontally healthy controls. BMC Oral Health. 2019;19:83. doi: 10.1186/s12903-019-0769-6. [PMC free article][PubMed] [CrossRef] [Google Scholar]
  7. Zhan Y., Samietz S., Holtfreter B., Hannemann A., Meisel P., Nauck M., Volzke H., Wallaschofski H., Dietrich T., Kocher T., et al. Prospective study of serum 25-hydroxy vitamin d and tooth loss.  Dent. Res. 2014;93:639–644. doi: 10.1177/0022034514534985. [PMC free article][PubMed] [CrossRef] [Google Scholar]
  8. Millen A.E., Hovey K.M., LaMonte M.J., Swanson M., Andrews C.A., Kluczynski M.A., Genco R.J., Wactawski-Wende J. Plasma 25-Hydroxyvitamin D concentrations and periodontal disease in postmenopausal women.  Periodontol. 2013;84:1243–1256. doi: 10.1902/jop.2012.120445. [PMC free article][PubMed] [CrossRef] [Google Scholar]
  9. Antonoglou G.N., Knuuttila M., Niemelä O., Raunio T., Karttunen R., Vainio O., Hedberg P., Ylöstalo P., Tervonen T. Low serum level of 1,25(OH)2D is associated with chronic periodontitis.  Periodontal Res. 2015;50:274–280. doi: 10.1111/jre.12207. [PubMed] [CrossRef] [Google Scholar]
  10. Dietrich T., Joshipura K.J., Dawson-hughes B., Bischoff-ferrari H.A. Association between serum concentrations of 25-hydroxyvitamin D 3 and periodontal disease in the US population 1–3.  J. Clin. Nutr. 2004;80:108–113. [PubMed] [Google Scholar]
  11. Costantini E., Sinjari B., Piscopo F., Porreca A., Reale M., Caputi S., Murmura G. Evaluation of salivary cytokines and Vitamin D levels in periodontopathic patients.  J. Mol. Sci. 2020;21:2669. doi: 10.3390/ijms21082669. [PMC free article] [PubMed] [CrossRef] [Google Scholar]